ŞİİRDE AHENK

Ahenk kelimesi uyum anlamına gelmektedir. Edebiyatta ise kelimelerin birbiriyle ses ve anlam bakımından etkileyici bir bütün olması anlamındadır.

Şiirde ahengi sağlayan unsurlar; ölçü, kafiye-redif, aliterasyon, asonans, vurgu, tonlama ve ses akışıdır.

I-Vezin ( Ölçü )
Şiirde mısraların hece sayısına veya hecelerin ses değerine göre uyum içerisinde olmasıdır.Türk edebiyatında başlangıcından günümüze hece ölçüsü, aruz ölçüsü ve serbest ölçü kullanılmıştır.

A)Hece Ölçüsü:Dizelerdeki hece sayısının birbirine eşitliği esasına dayanan ölçüye hece ölçüsü denir.Türklerin şiirde kullandıkları millî ölçüleridir.

Hece ölçüsüyle yazılmış bir şiirde bütün dizelerde aynı sayıda hece bulunur.Heceler tek tek sayılarak o şiirin hecenin hangi kalınbıyla yazıldığı tespit edilir.Hece ölçüsünde 1’li heceden başlayarak 16 ve 20 heceliye kadar şiirler yazılmışsa da en çok kullanılanı 7,8,11 ve 14’lü kalıplardır.

Bir dizeyi oluşturan kelimelerin hece sayısına kalıp denir.Şiirin hece ölçüsü o şirinm aynı zamanda kalıbıdır.

Hece ölçüsünde kelimelerin gruplanışından doğan ayrım yerlerine durak denir.Duraklarda kelimeler ortalarından bölünemez. İyi bir durakta kelime mutlaka bitmiştir.

Not: Bir şiirde, bütün dizelerin durakları aynı olabileceği gibi, belli dizelerde farklı duraklar da kullanılabilir. Bir şiirin her dizesinde farklı duraklar kullanılmışsa, o şiir duraksız kabul edilir.

Yedili kalıp:

Giderim-/yolum yaya 3+4=7’li hece ölçüsü
Cemâlin-/benzer aya
Eridim-/hayal oldum
Günleri-/saya saya

Sekizli kalıp:

Gel dilberim-/kan eyleme 4+4=8’li hece ölçüsü
Seni kandan-/ sakınırım
Doğan aydan / esen yelden
Seni gülden / sakınırım (Âşık Ömer)

Hece ölçüsünün on birli kalıbı:

İptida Bağdad’a / sefer olanda 6+5=11’li hece ölçüsü
Atladı hendeği / geçti Genç Osman
Vuruldu sancaktar / kaptı sancağı
İletti, bedene / dikti Genç Osman ( Kayıkçı Kul Mustafa )

Hece ölçüsünün on dörtlü kalıbı:

Başka sanat bilmeyiz / karşımızda dururken 7+7=14’lü hece ölçüsü.
Söylenmemiş bir masal / gibi Anadolu’muz
Arkadaş, biz bu yolda/ türküler tuttururken
Sana uğurlar olsun / ayrılıyor yolumuz ( Faruk Nafiz Çamlıbel)

Duraksız şiir: (Hece ölçüsünün on birli kalıbı):

Bir düşünsen, yarıyı geçti ömrüm 11
Gençlik böyledir işte, gelir gider; 11
Ve kırılır sonra kolun kanadın; 11
Koşarsın pencereden pencereye 11 (Cahit Sıtkı Tarancı)

B)ARUZ ÖLÇÜSÜ: Hecelerin uzunluğu ve kısalığı esasına dayanan ölçüye aruz ölçüsü adı verilir.Aruz ölçüsü Arap edebiyatında doğmuş, İran edebiyatına geçmiş, ordan da bizim edebiyatımıza girmiştir. Başta Divan edebiyatında olmak üzere Halk edebiyatının son dönemlerinde, Tanzimat, Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati döneminde de kullanılmıştır. Aruzla yazılan ilk Türk eseri Yusuf Has Hacib’in yazdığı Kutadgu Bilig’dir.Aruz ölçüsünde üç çeşit hece vardır:

1)Kısa(açık) heceler:Bu tip heceler nokta (.) işareti ile gösterilir.

a)Bir tek kısa ünlüden ibaret heceler (a,e,ı,i)

b)Sonu kısa ünlüyle biten heceler   (bu, ba)

2)Uzun (kapalı) heceler: Bu tip heceler çizgi (-) işareti ile gösterilir.

a)Arapça ve Farsça’dan gelen â, î, û gibi uzun sesli heceler.

b)Ünsüzü sonda bulunan iki harfli heceler (ak, el)

c)Uzun ünlüyle biten heceler (kâ, bâ)

d)Sonunda iki ünsüz bulunan heceler (alt, üst)

e)Ünsüzle başlayıp iki ünsüzle biten heceler (dört, kart)

3)Med’li heceler:Bu tip heceler çizgi ve nokta (-.) işareti ile gösterilir.

a)Bir uzun ünlü  ve ünsüzden meydana gelen heceler yerine göre bir buçuk sayılır.(âf, âb)

b)Bir ünsüz, bir uzun ünlü ve ünsüzden meydana gelen heceler yerine göre bir buçuk hece sayılır.(bâd,tîr)

Not:Sonu ‘’n’’ ile bitenler tek hece sayılır: (cân, dûn)

c)Arapça ve Farsçadan gelen ‘’mest, çesm, dest’’gibi kelimeler bir buçuk hece kabul edilir.

d) Arapça ve Farsçadan gelen ‘’aşk,ahd,emr’’ gibi heceler bir buçuk sayılır.

Not:Mısra sonlarına gelen açık heceler her zaman kapalı olarak kabul edilir.Bir buçuk heceler ise tek hece sayılır.

Aruz Kusurları

İmale:Kısa heceleri ölçüye uydurabilmek amacıyla uzun okumaktır.Dolayısıyla nokta ile gösterilmesi gereken hece çizgi ile gösterilir.İmale yapıldığını göstermek için o hecenin üzerine de çizgi çekilir.

Görelim âyine-i devrân ne sûret gösterir. (fâ i lâ tün/ fâ i lâ tün/ fâ i lâ tün/  fâ i lün)

Zihaf:Uzun heceleri ölçüye uydurabilmek amacıyla kısa kısa okumaktır.

Merhabâ ey âsî ümmet melcei  (fâ i lâ tün/ fâ i lâ tün/  fâ i lün)

Ulama:Ünsüzle biten bir kelimeden sonra ünlüyle başlayan bir kelime gelirse birinci kelimenin sonundaki ünsüzle ikinci kelimenin başındaki ünlünün ölçü gereği birleştirilmesine denir.Ulama sonucu uzun heceler kısa okunur.Birleştirme çizgisiyle gösterilir(  )

Artık demir almak günü gelmişse zamandan  (Mef û lü, me fâ î lü, me fâ î lü, fe û lün)

Med:Ölçü gereği bir buçuk hece olarak okunma özelliğine sahip bir hecenin bir buçuk hece olarak okunmasına denir.

Tutsaydım o rûh gitmeseydi.  (mef û lü, me fâ î lün, fe û lün)

Aruzla İlgili Bazı Terimler:

Cüz(tef’ile): Aruz kalıplarının en küçük birimine denir.Cüzlerin birleşmesinden aruz kalıpları meydana gelir.

Takti:Kalıpları cüzlerine ayırma işlemine denir.

Not:Fe i lâ tün cüzüyle başlayan kalıpların ilk cüzü fâ i lâ tün olabilir.Fe i lün cüzüyle biten kalıpların sonu fa’ lün olabilir.

II-KAFİYE (UYAK) VE ÇEŞİTLERİ

Mısra sonlarındaki anlamları ve görevleri farklı kelimelerin, eklerin benzerliğine kafiye denir.

Yanıp tutuşmadan aylarca yummadım gözü,
Nücuma sor ki, bu kirpikler uyku görmüş mü? (
Mehmet Akif ERSOY)

KAFİYE ÇEŞİTLERİ

1) Yarım Kafiye

Tek ses benzerliğine dayanan kafiyedir.

Örnek-1

Ben çektiğim kimler çeker
Gözlerim kanlı yaş döker
Bulanık bulanık akar
Dağlarım seliyim şimdi (Kul Mustafa)

Örnek-2

İstedim kendimi bu göle atam
Elimi uzatıp yavruyu tutam

Örnek-3

Üstümüzden gelen boran kış gibi
Şahin pençesinde yavru kuş gibi
Seher sabahında rüya düş gibi
Çağıta bağırta aldı dert beni

2) Tam Kafiye

İki ses benzerliğine dayanan kafiye türüdür.

Örnek-1

Yollarda kalan gözlerimin nurunu yordum,
Kimdir o, nasıldır diye rüzgarlara sordum,
Hulyamı tutan bir büyü var onda diyordum
(Y. Kemal Beyatlı)

Örnek-2

Sen miydin o afet ki dedim, bezm-i ezelde
Bir kanlı gül ağzında ve mey kasesi elde,
Bir sofrada içtik, ikimiz aynı emelde,
Karşımda uyanmış gibi bir baktı sarardı. (Yahya Kemal Beyatlı)

Örnek-3

On atlıya karar verdim yını
Yenice sevdaya salmış bını
El yanında yakar gider kını
Tenhalarda gülüşünü sevdiğim.

3) Zengin Kafiye

Üç ya da daha çok ses benzerliğine dayanan kafiye türüdür.

Örnek-1

Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,
Soğuk bir mart sabahı.. Buz tutuyor her soluk (Faruk Nafiz Çamlıbel)

Örnek-2

Baygın bir ihtizaz ile bi-huş akar dere,
Sahillerinde çocuklar uzanmış çemenlere. (Orhan Seyfi Orhon)

Örnek-3

Miskin Yunus biçareyim
Baştan ayağa yareyim
Dost ilinden avareyim
Gel gör beni aşk neyledi (Yunus Emre)

4) Cinaslı Kafiye

Anlamları ayrı, fakat yazılış ve okunuşları aynı olan kelime ve kelime gruplarının mısra sonunda tekrarı ile oluşan kafiyedir.

Örnek-1

Niçin kondun a bülbül
Kapımdaki asmaya
Ben yarimden vazgeçmem
Götürseler asmaya

Örnek-2

Bilmem ki yaz mı gelmiş
Niçin açmış gül erken
Aklımı kayıp ettim
Nazlı yarim gülerken

5)Tunç kafiye: Bir dizenin sonundaki sözcüğün,diğer dizenin sonundaki sözcüğün içinde tam olarak yer almasıyla oluşan uyak çeşididir.

Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar,

Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.

****

Arkadaş!Yurduma alçakları uğratma,sakın

Siper et gövdeni,dursun bu hayasızca akın.

Var gez kayalıkta, dağda, kırda.
Düş bir çukura, geber, kakırda

Kafiye düzenleri:(Kafiye şeması-kafiye örgüsü)

a)Düz kafiye:Bir dörtlükte birinci dize ile ikinci dizenin kendi arasında, üçüncü dize ile de dördüncü dizenin kendi arasında kafiyeli olmasına düz kafiye denir. Şiir beyitlerden oluşuyorsa her beytin kendi arasında kafiyeli olmasına “düz kafiye” denir.Düz kafiye ‘’ aaaa, aabb, aaab’’ şeklinde olabilir.

Bursa’da bir eski cami avlusu,
Küçük şadırvanda sakırdayan su;
Orhan zamanından kalma bir duvar…
Onunla bir yaşta ihtiyar çınar.   (Tanpınar)

Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malini
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini
Bütün ferağ-ı hâlini, olanca şevk-i balini
Hemen yutun düşünmeyin haramını, helâlini…
                                                    (Tevfik Fikret)

Gül büyütenlere mahsus hevesle (a)
Renk renk dertlerimi gözümde besle (a)
Yalnız, annem gibi o ılık sesle (a)
İçimde dövünüp ağlama gurbet. (b)

b) Çapraz Kafiye:

Bir dörtlükte birinci dize ile üçüncü dizenin, ikinci dize ile de dördüncü dizenin kendi arasında kafiyeli olmasına ‘’çapraz uyak (kafiye)” denir. Çapraz uyak, “abab” şeklinde gösterilir.

Kalbim bir çiçektir, gündüzler ölgün a
Gelin, gelin, onu açın geceler b
Beni yâd edermiş gibi bütün gün a
Ötün kulağımda çın çın geceler b
                                   (Necip Fazıl)

c) Sarma Kafiye:

Bir dörtlükteki birinci dize ile dördüncü dizenin kendi arasında, ikinci dize ile de üçüncü dizenin kendi arasında kafiyeli olmasına “sarma kafiye” denir. Sarma kafiye “abba” şeklinde gösterilir.

Her şey yerli yerinde; havuz başında servi a
Bir dolap gıcırdıyor uzaklarda durmadan, b
Eşya aksetmiş gibi tılsımlı bir uykudan, b
Sarmaşıklar ve böcek sesleri sarmış evi. A

d)Örüşük kafiye: Üç mısralık bendlerde görülür.İlk üçlükte birinci ve üçüncü mısralar kafiyelidir.Birinci üçlüğün ikinci mısraı ikinci üçlüğün birinci ve üçüncü mısralarıyla kafiyelidir.Aynı kafiyeleniş sonraki üçlüklerde devam eder.En sondaki tek mısra kendinden üçlüğün ikinci mısraıyla kafiyelidir.

YANILGI

Bahtıma hicran yeli deli esiyor deli.
Kader, bildim bileli sevda dağı körduman;
Dorukları çileli, aşılmıyor sarp beli!

Başlangıcı hileli aşkından medet uman,
Ben kendim dilemedim ecelimi sen çağır!
Feryadımda asuman sensin buna göz yuman!

Bir ömür silemedim nasıl yanmasın bağır?
Kaşlar hilâl boy elif men aşka durdun kader.
İnmeden bilemedim, sence hangisi ağır?

Ecelin eli hafif… Sen başka vurdun Kader!

İrfan Yılmaz

REDİF: Mısra sonlarında  anlamları ve görevleri aynı olan ek, kelime veya kelime gruplarının aynen tekrar edilmesine “redif” denir.

Aradılar bir tenhada buldular
Yaslandılar şivgalarım kırdılar
Yaz bahar ayında bir od verdiler
Yandım gittim ala dağlı kar iken

Bu dörtlükte kullanılan “buldular, kırdılar, verdiler” sözcüklerindeki “-dular, -dılar, -diler” ekleri rediftir.Kafiye yoktur.

Bana kara diyen dilber
Gözlerin kara değil mi
Yüzünü sevdiren gelin
Kaşların kara değil mi

Bu dörtlüğün 2. ve 4. dizelerinde kullanılan “göz ve kaş” isim kökleri kafiyeli değildir. “-lerin kara değil mi” ek ve sözcükleri rediftir. Kısaca bu dörtlükte kafiye yoktur.

Bizim elde bahar olur, yaz olur.
Göller dolu ördek olur, kaz olur.
Sevgi arasında yüz bin naz olur.
Suçumu bağışla, ben sana kurban. (Ercişli Emrah)

Zannetme ki şöyle böyle bir söz
Gel sen dahi söyle böyle bir söz

Yukarıdaki beyitte “böyle bir söz” kelimeleri redif, ondan önceki “öyle” sesleri ise zengin kafiyedir..

III-Aliterasyon:

Bir şiirde ya da düzyazıda ahenk yaratmak amacıyla aynı ses ya da hecenin yinelenmesine aliterasyon denir.Aliterasyona iç kafiye de denir.

Erdi yine ürdi behişt oldu hava amber sirişt
Âlem behişt ender behişt her guşe bir bağ-ı irem ( Nefi )

(Yine nisan ayı geldi, hava amber kokulu oldu; dünya cennet içinde cennet gibidir.)

Bu dizelerde işlenen temaya uygun olarak “r, ş” sessizlerinin bulunduğu sözcükler seçilmiş, okuyucuya bahar gelince işittiğimiz yaprak hışırtıları ve kuş cıvıltıları işitsel olarak duyurulmaya çalışılmıştır.

Evc-i hevada siyt-i çekaçak-ı tiğden
Avaz ü ra’d ü saika reh güm-künan olur

(Savaş alanındaki at kişnemelerinden ve kılıç şakırtılarından ürken yıldırımlar gökte yolunu şaşırır.)

Bu beyitteki imgenin harikuladeliği bir yana seçilen sözcüklerdeki aliterasyona hayran kalmamak elde değil. Şair “siyt-i çekaçak-ı tiğ” derken kınından çıkarılan ve sonra çarpışınca çak çuk diye sesler çıkaran kılıç seslerini işittiriyor bizlere; ayrıca ikinci dizede de “ra’d ü saika” ve “reh güm-künan” sözcüklerindeki aliterasyonla gök gürültüsünü işitmemizi sağlıyor.

Kara koyun kuzular kuzulamaz
Me deme
Kara koyunun kuzusu, kınalı kuzum
Görür görmez yüzünü, bekle azıcık
Meme deme

Bu beşlikte şair “k, z” sesleriyle aliterasyon yapıyor; ayrıca 1. ve 3. dizelerde her sözcük “k” ünsüzüyle başlıyor. Şairimiz bu ahenk unsurlarıyla yetinmeyip 2.ve 5. dizelerdeki sözcükleri “me” hecesiyle bitirerek kuzu melemesini işitmemizi sağlıyor.

IV- Asonans

Şiirde aynı ünlü seslerin tekrarına denilir. Aliterasyonla genellikle birlikte yapılır.

Örnek-2
Neysen sen, nefes sen, neylersin neyi
Neyzensen, nefessen neylersin neyi
Örnek-3
Ayağın sakınarak basma aman sultanım
Dökülen mey kırılan şişe-i rindân olsun

V-Tonlama:
Anlatıma duygu, düşünce, heyecan, yumuşaklık, sertlik katmak amacıyla sesin alçaltılıp yükseltilmesine  tonlama denir. İnsan sesi ton bakımından kalın, ince ve tiz olmak üzere üçe ayrılır.
VI-Vurgu:
Bir kelimede hecelerden birinin; bir cümlede ise kelimelerden birinin diğerlerine göre daha baskılı, daha kuvvetli söylenmesine vurgu denir.Vurgu söze dugu değeri ve canlılık katar.Dinleyicilerin dikkatlerini uyandırarak onlara verilmek istene mesajın anlaşılmasını kolaylaştırır.Vurgularına dikkat edilmeden yapılan bir konuşma dinleyicileri uyutmaktan başka bir şeye yaramaz. Vurgu ikiye ayrılır:
a) Sözcük (Kelime) Vurgusu:
Bir kelimede hecelerden birinin  diğerlerine göre daha kuvvetli, daha şiddetli söylenmesine denir.
*        Türkçe’de genel olarak vurgu son hecededir.
*        Tek heceli kelimelerde vurgu aranmaz.

  • İki veya çok heceli yer adlarında vurgu ilk hecededir.

Erzurum, İstanbul vs.

  • ‘’istan ‘’ ile biten yer adlarında vurgu son hecededir.

Kırgızistan, Özbekistan vs

  • Sonu –ya ile biten yer adlarında vurgu sondan bir önceki hecede bulunur.

Sakarya, Antalya

  • İki veya çok heceli kelimelerde vurgu genellikle son hecede az da olsa ilk hecede bulunur.
  • Türkçe kelimelerin orta hece veya heceleri vurgusuzdur.
  • Hitaplarda vurgu ilk heceye geçer.

Ahmet! , Oğlum!, Garson!

  • Türkçe eklerin çoğunluğu vurgulu olup vurguyu üzerlerine çekerler.Ancak az da olsa vurgusuz ekler de vardır.Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:

a-Olumsuzluk eki –ma/-me

b-Soru eki –mı/-mi

c-Vasıta eki –la/-le

d-İsimden isim yapan –leyin

b) Cümle Vurgusu:
Konuşma sırasında bazı sözcüklerin diğerlerine göre daha kuvvetli, daha şiddetli söylenmesine denir.
Cümle vurgusu sözün anlamına göre gezicidir.Cümlede vurgulu kelime yükleme yaklaştırılır.Aynı kelimelerle kurulmuş cümleler arasındaki anlam farkı vurgulu kelimelerin yükleme yaklaştırılmasıyla belirtilmektedir.

  • Dün vapurda bu cüzdanı ben buldum.
  • Ben dün vapurda bu cüzdanı buldum
  • Ben bu cüzdanı vapurda dün buldum.
  • Bu cüzdanı ben dün vapurda buldum.

VII- Ses akışı: Her şiirin kendine özgü bir ses akışı vardır. Şiirin ele aldığı temaya uygun olarak vurgu ve tonlamalar çevresinde okunması, o şiirin kendine özgü ses akışıdır. Yani okuyan kimse, şiire temaya uygun bir ses verir.

Reklamlar

Şiir ve Zihniyet

Her edebî metin, sanatkârın dünya görüşünü, her sanatkâr da içinde yaşadığı çevrenin ve dönemin sanat anlayışını, sosyal, siyasî, dinî, ekonomik, askerî ve kültürel hayatının özelliklerini ve etkisi altında kaldığı geleneği yansıtır. İşte, sanatçının eserine yansıttığı, bir dönemdeki dinî, siyasî, sosyal, ekonomik, sivil ve askerî hayatın duygu, anlayış ve zevk bütününe zihniyet denir. Bu bakımdan bir şiir incelenirken sanatçının yetiştiği dönem, o dönemin sosyal, kültürel ve sanatsal özellikleri de göz önünde bulundurulmalıdır.

Meselâ Mehmet Emin Yurdakul şiirlerinde millî duygulara yer vermiştir. Bu duyguları işlemesinde; içinde yaşadığı dönemin şartları, fikirleri ve sanat anlayışı etkili olmuştur.

Yine Ahmet Haşim, bütün şiirlerinde ferdî konuları ve duyguları işlemiş, toplumsal konulara hiç yer vermemiştir. Çünkü Ahmet Haşim’in bağlı olduğu sanat anlayışı bunu gerektirmektedir.

Göçer- konar bir medeniyetin içinde doğup yaşayan Karacaoğlan’ın şiirlerinde çok sık yer değiştirdiği ve memleketinden uzaklara gittiği için ayrılık teması önemli bir yer tutar.

Âşık Veysel, şiirlerini daima dörtlüklerle ve hece vezniyle yazmıştır. Çünkü Âşık Veysel halk şiiri geleneğine bağlı bir sanatçıdır ve geleneği sürdürmektedir.

Yunus Emre, tasavvuf eğitiminin verildiği tekkelerde yetişmiş bir şairdir. Tasavvufa göre dünya bir gurbettir. Can, Mutlak Varlık olan Allah’a dönecektir. Gerçek vatan Allah katı, gerçek sevgili de Allah’tır. Yunus Emre ve daha birçok şair, tasavvuf felsefesinin oluşturduğu zihniyetin etkisiyle şiirler yazmıştır. Dolayısıyla şiirler bu zihniyetin izlerini taşımaktadır.

Buna karşılık Lale Devrinde yaşamış olan ünlü divan şairi Nedim’in şiirlerinde, o dönemin Osmanlı Türkçesiyle Lale döneminin eğlenceye düşkün toplum hayatının izleri görülür.

Orhan Veli Kanık, sanatlı anlatıma karşı çıkan Garip Akımının temsilcisidir. Onun şiirlerinde söz sanatlarının görülmeyişi, yalın ve günlük dili tercih edişi, şekil, kafiye ve vezin kullanmayışı mensup olduğu akımın zihniyetiyle izah edilebilir.

Sanat, insanın zihniyet dünyasının yansımasıdır. Yani sanat, bir zihniyetin bir duygunun, sosyo-kültürel yaşantının çeşitli sembollerle yansıtılmasıdır. Bu nedenle sanat eserleri az veya çok sosyo-kültürel tarihin birer belgesi olarak değerlendirilmelidirler. Bir eser hangi dönemde ortaya konmuşsa, o dönemin izlerini taşır.

Şiirlerin hangi döneme ait olduklarını, dil özelliklerinden, şiirin şekil özelliklerinden, anlatım biçiminden, benzetmelerden, zevk ve sanat anlayışından hareketle tespit edebiliriz.

Şiirimizin beş hececilerinden biri olan Faruk Nafiz Çamlıbel, Millî Edebiyat Akımının etkisiyle millî bir şiir oluşturmak için çalışmıştır. Bunun için de şiirlerinin konularını daha çok Türk hayatından ve özellikle Anadolu’dan almaya gayret etmiştir. Millî bir edebiyatın oluşması için millî dili ve hece veznini ustalıkla kullanarak öncülük yapmıştır.

Şair, “Sanat” adlı şiirde de Batı sanat anlayışıyla yerli ve millî sanat zevkini karşılaştırarak millî sanatın üstünlüğünü vurgulamaktadır. Dolayısıyla bu şiirde memleket edebiyatının ilkelerinin oluşturduğu zihniyetin etkileri görülmektedir.

Özetle, bir şiiri incelerken, şiiri ve şiirin bize iletmek istediği mesajı tam olarak anlayabilmemiz için dönemin zihniyetini iyi bilmemiz gerekir.

ŞİİR VE GELENEK

Bir toplumda kuşaktan kuşağa iletilen kültürel değerlere, alışkanlıklara bilgi, töre ve davranışlara gelenek denir. Düğün geleneği,mevlid geleneği,bayram geleneği… gibi.

Şiir geleneği, daha önce yaşamış şairler tarafından oluşturulur. Dil, tema ve yapı bakımından birbiriyle aynı ve benzer şiirler yazan şairler, bir geleneği başlatırlar. Böylece divan şiiri geleneği, halk şiir geleneği, modern şiir geleneği gibi gelenekler ortaya çıkar.    Her dönemin kendine özgü zevk anlayışı, kabulü ve zihniyeti vardır.Bu unsurların dönemden döneme değişip gelişmesinin etkisiyle divan şiiri geleneği, halk şiiri geleneği, serbest şiir geleneği gibi gelenekler oluşmuştur.

Şiirler, yazıldıkları dönemin zihniyetinin etkisindedir. Öyleyse gelenek ile zihniyet birbiriyle yakın ilişkilidir. Çünkü, geleneklerin oluşumunda zihniyetin – yaşanan dönemin her türlü etkinliğinin- etkisi büyüktür.

Her geleneğin bir başlangıcı, olgunluk devri ve gözden düştüğü devri vardır.

Bir şair bir şiir geleneğinin ses veya söyleyiş özelliğinden, yapısın­dan yararlanabilir. Yararlanmak, bu geleneği sürdürmek anlamında değildir.

Mesela Murat Çobanoğlu, geleneği Türk edebiyatının başlangıç tarihine dayanan halk edebiyatının bir temsilcisidir. O, dörtlüklerle ve hece vezniyle şiir kozasını oluştururken içinde yaşadığı kültürel ortamın etkisiyle farklı kavramlara ve kelimelere yer vererek geleneğin içinde özgünleşmiştir.

Edebiyatımızda görülen şiir geleneklerini şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. 1.        İslamiyet Öncesi Türk Şiir Geleneği:

Nazım birimi dörtlük olan bu şiir geleneğinde yalın bir dil, hece ölçüsü ve genellikle yarım kafiye kullanılmıştır.Sığır adı verilen av törenlerinde, şölen denilen ziyafetlerde, yuğ denilen ölüm törenlerinde ozan, kam, baksı adıyla anılan şairlerkopuz eşliğinde koşuk, destan  ve sagular söylemişlerdir.Bu dönemde daha çok, ‘’savaş, kahramanlık, tabiat, aşk, ölüm’’ gibi konuşar işelnemiştir.

KOŞUK

Öpkem kelip ogradım

Öfkelenip dışarı çıktım

Arslanlayu kökredim

Arslan gibi kükredim

Alplar başın togradım

Yiğitler başını doğradım

Emdi meni kim tutar

Şimdi beni kim tutabilir.

 xxxxxxxxxxx

Kanı akıp yoşuldu

Kanı akıp boşandı

Kabı kamug teşildi

Derisi baştan başa deşildi

Ölüg birle koşuldu

Ölülerle bir oldu

Togmuş küni uş batar

Doğan güneş işte batıyor

 xxxxxxxxxxx

Kaklar kamug kölerdi

Kuru yerler hep gülerdi

Taglar başı ilerdi

Dağbaşları göründü

Ajun tını yılırdı

Dünyanın soluğu ılındı

Tütü çeçek çerkeşür

Türlü çiçekler sıralandı

xxxxxxxxxxxxxx

Etil suwı aka turur

İtil suyu akar durur

Kaya tübi kaka turur

Kaya dibini oyar durur

Balık telim baka turur

Bütün balıklar baka durur

Kölün takı küşerür

Gölü bile taşırırlar

  1.  Halk Şiiri Geleneği ve Özellikleri
    1. Halkın içinden       yetişmiş ve çoğu okur-yazar olmayan sanatçılar tarafından       oluşturulmuştur.
    2. Şiirler, sade       bir halk Türkçesiyle söylenmiştir.
    3. Nazım birimi       olarak dörtlük kullanılmıştır.
    4. Hece vezni       kullanılmıştır.
    5. Kafiyeye önem       verilmiştir.
    6. Aşk, tabiat,özlem,       ölüm, yiğitlik, toplum, zamandan şikayet gibi temalar işlenir.
    7. Şiirler irticalen(doğaçlama)       olarak söylenmiştir.
    8. Genellikle yarım       kafiye kullanılmıştır.

9. Gelenek usta-çırak ilişkisiyle bugüne kadar gelmiştir.

10. Koşma,semai,varsağı,destan,ilahi,nefes,mani,türkü gibi nazım şekilleri vardır.

11. Halk şiiri geleneğinin en güçlü temsilcileri Karacaoğlan,Aşık Seyrani,Pir Sultan Abdal, Dadaloğlu,Yunus Emre, Kaygusuz Abdal, Erzurumlu Emrah,Gevheri’dir.

12.  Bu geleneğin son dönem temsilcileri arasında Aşık Veysel, Murat Çobanoğlu ,Aşık Reyhani, Aşık Şeref Taşlıova ve Aşık Mahzuni’nin önemli bir yeri vardır.

13. Şairler şiir söylemeye rüyalarında gördükleri bir pîrin elinden aşk badesi içerek başladıklarını söylerler.

Örnek:

Avşar Elleri 

Kalktı göç eyledi avşar elleri

Ağır ağır giden eller bizimdir

Arap atlar yakın eyler ırağı

Yüce dağdan aşan yollar bizimdir

Belimizde kılıcımız kirmani

Taşı deler mızrağımın temreni

Hakkımızda Devlet Vermiş Fermanı

Ferman padişahın dağlar bizimdir

Dadaloğlum yarın kavga kurulur

Öter tüfek davlumbazlar vurulur

Nice koç yiğitler yere serilir

Ölen ölür kalan sağlar bizimdir

Dadaloğlu

3- Divan Şiiri Geleneği ve Özellikler

•             Divan edebiyatı, saray ve çevresinde gelişen ve aydın zümreye hitap eden bir edebiyattır. “Klasik Türk Edebiyatı” ismiyle de anılır.

•             Bu döneme ait şairlerin, şiirlerini topladıkları “divan” adı verilen birer defterleri vardır. Her şairin bir divanı olduğu için, divan edebiyatı ifadesi daha yaygındır.

•             Divan şiirinin dilinde Arapça ve Farsça kelime ve tamlamalar sıkça görülür. Bu dönemin Türkçesine “Osmanlı Türkçesi” denir.

•             Nazım birimi beyittir.

•             Aruz vezni kullanılmıştır.

•             Şiirlerde aşk, tabiat, din, tasavvuf gibi genellikle ferdi konular işlenmiştir.

•             Şiirlerde konu bütünlüğüne ve bütün güzelliğine değil, beyit güzelliğine yer verilmiştir. Yani en güzel şiiri yazmak değil, en güzel beyti yazmak amaçlanmıştır

•             Kaside, gazel, mesnevi, murabba, terkib-i bend, rubai, şarkı, tuyug gibi nazım şekilleri vardır.

•             Şairler şiirin sonlarında mahlaslarını söylerler.

Gazel

Tahammül mülkünü yıktın Hulagu Han mısın kâfir

Aman dünyayı yaktın ateş-i sıızan mısın kâfir

Nedir bu gizli gizli ahlar çak-i giribanlar

Aceb bir şuha sende aşık-ı nalan mısın kâfir

Sana kimisi canım kimi cananım deyü söyler

Nesin sen doğru söyle can mısın canan mısın kâfir

Niçin sık sık bakarsın öyle mirat-ı mücellaya

Meğer sen dahi kendi hüsnüne hayran mısın kâfir

Nedim-i zarı bir kafir esir etmiş işitmiştim

Sen ol cellad-ı din ol düşmeni iman mısın kâfir ( Nedim )

Kelimeler: ateş-i suzan: yakıcı ateş, çak-i giriban yaka yırtmalar, şuh: sevgili, âşık-ı nalan: ağlayıp inleyen aşık, mirat-ı mücella: cilalı ayna, hüsn: güzellik, Nedim-i zar: dertli Nedim

4- Modern Şiir Geleneği

** Yeni nazım biçimleri, Türk edebiyatında ilk kez, Tanzimat dönemin¬den sonra kullanılmaya başlar.

** Bu nazım biçimleri edebiyatımıza Batı edebiyatından girmiştir.

•             Bu şiir geleneğinde şiirde ölçünün, nazım biriminin ve kafiyenin şart olmadığı savunulmuş ve ölçüsüz ve kafiyesiz şiirlerin örnekleri verilmiştir.

•             Sanatlı söyleyişin yerine yalın ve tabii söyleyiş benimsenmiştir.

•             Her türlü konu işlenmiştir.

•             Nazım birimi kullanılmamıştır.

•             Serbest şiir tarzı benimsenmiştir.

•             Şiirlerde sözcük dizilişi ve iç ahenk ön plandadır.

** Bu şiir geleneğinde kullanılan bazı nazım şekilleri şunlardır: Sone, balad, terzarima, serbest müstezad…

Örnek: MODERN ŞİİR

ANLATAMIYORUM

Ağlasam sesimi duyar mısınız, Mısralarımda;

Dokunabilir misiniz, Gözyaşlarıma, ellerinizle?

Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,

Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu

Bu derde düşmeden önce.

Bir yer var, biliyorum;

Her şeyi söylemek mümkün;

Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;

Anlatamıyorum.

Orhan Veli KANIK

ŞİİR DİLİ

 

Şiir dili, günlük dilde kullanılan kelimelerle oluşturulmasına rağmen şiir dili günlük hayatta kullanılan dilden farklıdır. Bu farklılık, şiirin kendine has kurmaca bir dünyanın ürünü olmasından kaynaklanır. Şiirin yazıldığı dille, şiirin kendisi arasındaki farklılık, boyanın hem bir inşaat malzemesi, bir yalıtım aracı olarak kullanılması hem de bir yağlı boya tabloda sanat eserine dönüştürülmesindeki farklılık gibidir.Anlatımda imgeler önemli yer tutar.İmge; edebi eserlerde yansıtılmak isteneni daha canlı, etkili, görünür kılmak amacıyla zihinde oluşturulmak  istenen görüntüye denir.Zihinde oluşan  ve hayal edilen şeydir imge.

İmgenin Ortaya Çıkış Sebebi ve Oluşum Süreci

Hayatı ve dünyayı soyut ve somut yönleriyle ifade eden doğal dile ait göstergelerin(kelime, kavram ve deyişlerin)sınırlılığı; İnsan duygusu ,düşüncesi ve hayalinin sınırsızlığı; evrenin zenginliği ve belirsizliği Farklı Düşünce ,duygu ve hayallerin ,yeni olay ve durumların zihinde oluşturduğu görüntü ve tasarımların mecazlar ve  söz sanatlarıyla şiirde ifade edilmesi imgeleri doğurmuştur.

MERDİVEN

Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,

Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak

Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak…

 

Sular sarardı… Yüzün perde perde solmakta,

Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…

Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller,

Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller,

Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?

Bu bir lisân-ı hafidir ki ruha dolmakta

Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…

Ahmet Haşim

Şiirin ismi olan “merdiven” kelimesi başlı başına bir imgedir. “Hayatı anlatan” bu kelime, her okurca farklı yorumlanabilir. Bazıları için “hayat” bazıları için ise başka bir şey olabilir. Bu şiirdeki bir başka imge de ‘akşam”dır. “Merdiven” yaşamı anlatırken “akşam” im­gesi ölümü hatırlatmaktadır.

Şiir dilinde, anlam yoğunluğu vardır. Az sözcükle çok şey anlatılır. Kimi zaman bir dize üzerinde uzun kompozisyonlar yazılabilir. Örneğin, istiklal Marşı’nın ilk di­zesi olan “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak!” sözleri üzerine uzun tahliller yapılabilir.

Şiir dilinde imgelerin yanında söz sanatlarının da önemli bir yeri vardır. Söz sanatları şiirin anlamını güç­lendirir. Sözün etki gücünü artırır. Söz sanatlarıyla di­zeler vurucu bir nitelik kazanır. Örneğin, “Şüheda fışkı­racak toprağı sıksan, şüheda!” dizesinde şair, mübala­ğa (abartma) yaparak sözün etkisini artırmıştır.

Şiir dilini doğal dilden ayıran özellikler nelerdir?

• Şiir dilinde kelimeler genellikle gerçek anlamının dışında kullanılır.

• Şiir dilinde imge vardır, günlük dilde imge yoktur.

• Şiir dili, günlük dilin özellikleri barındırır; ancak günlük dili söz sanatları ve imge kullanarak aşar.

• Şiir dilinde az sözle çok şey anlatmak amaçlanır. Böyle bir durum günlük dilde yoktur.

• Şiir dilinde söz sanatları yoğun ve etkili bir şekilde kullanılır.

Söz Sanatları

 

1 ) Teşbih (Benzetme) :

Anlama güç katmak için, aralarında gerçek ya da mecaz, çeşitli yönlerden ilgi, benzerlik bulunan en az iki varlıktan zayıf olanı nitelik bakımından güçlü olana benzetme sanatıdır.

Tam teşbihte dört öge bulunur. Öğeleri şunlardır:

A)Temel Unsurlar :

a- Benzeyen:

Bu unsur asıl anlatmak istediğimiz unsurdur.Benzetme yönü bakımından zayıf olan ögedir.

b- Kendisine Benzetilen:

Çok belirgin bir özelliği ile kendisine bir şey benzetilen ögedir.

B)Yardımcı Unsurlar:

c- Benzetme Yönü:

Kendisine benzetilenle benzeyen arasındaki benzetmeye imkan veren özelliğe denir.

d- Benzetme Edatı:

Benzeyen ve kendisine benzetilen arasında benzetme ilgisi kuran kelime veya ektir.Benzetme edatı olarak daha çok ‘’gibi’’ kullanılır.Bazan bunu yerine ‘’sanki, kadar, adeta, tıpkı’’ kelimeleri de kullanılır.

Gördüm sihirbaz gibi geçtiğini üç kızın

Bu ateş aleminin içinden yanmaksızın.

Benzeyen:üç kız

Kendisine benzetilen:üç kız

Benzetme edatı: gibi

Benzetme yönü:Yanmaksızın geçmek

Ör: Bu sesler dokunuyor en ağrıyan yerime,

Bir eski çıban gibi işliyor içerime.

(Ayak Sesleri/Necip Fazıl Kısakürek)

 

Benzeyen: Sesler

Kendisine benzetilen unsur: Eski çıban

Benzetme yönü: Batmak, işlemek

Benzetme edatı: Gibi

 

Teşbih-i beliğ:Benzetmenin temel ögeleriyle yapılan teşbihtir.

Ör: Kömür gözlüm, gül dudaklım

Sen de bir gün perişan ol

Hicranî

 

Benzeyen: göz – dudak

Benzetilen: kömür – gül

Altın başaklı tarlasının bir kenarını

Tezyin eden ağaçların altında bihaber

Dalmış tahayyüle

Mesut köylü….

Benzeyen:Başak

Benzetilen:Altın

 

2) İstiare(İğretileme) :

Benzetmenin iki temel unsurundan biriyle yapılan söz sanatıdır.Diğer bir ifadeyle bir varlığa ya da kavrama asıl adını değil de benzediği başka bir varlığın adını verme sanatıdır.

 

a- Açık istiare:

Benzetme öğelerinden sadece kendisine benzetilenin bulunduğu benzeyenin bulunmadığı istiaredir.

İki kapılı bir handa

Gidiyorum gündüz gece

Benzeyen:dünya

Benzetilen:Han (söylenmiş)

Ör: Yüce dağ başında siyah tül vardır.

Benzeyen: bulut(söylenmemiş)

Benzetilen: siyah tül (söylenmiş)

 

Ör: Havada bir dost eli okşuyor derimizi

Benzeyen: Rüzgâr(söylenmemiş)

Benzetilen: dost eli(söylenmiş)

 

b- Kapalı istiare:

Benzetme öğelerinden sadece benzeyenle yapılan istiaredir. Kapalı istiarede kendisine benzetilen yer almaz.

 

Ör:     Yüce dağların başında

Salkım salkım olan bulut.

Benzeyen: Bulut(var)

Kendisine benzetilen: üzüm(yok)

 

Ör:

Bir arslan miyav dedi

Minik fare kükredi

Fareden korktu kedi

Kedi pır uçuverdi

 

Dörtlükte ‘’aslan’’ , ‘’miyav’’ sözcüğüyle kediye; fare, kükredi sözcüğüyle aslana; ‘’kedi’’ ‘’uçuverdi’’ sözcüğüyle kuşa benzetilmiştir. Ancak dörtlükte benzetilene yer verilmemiştir.

 

3) Teşhis (Kişileştirme) :

İnsan dışındaki canlı ve cansız varlıklara insana özgü bir özellik verme sanatına teşhis denir.

Ör: Ağlama karanfil beni de ağlatma

Sil gözyaşlarını

 

4) İntak (Konuşturma) :

İnsan dışındaki canlı ve cansız varlıkların konuşturulması sanatıdır. Konuşturma kişileştirmeden sonra gelir. Varlıklar önce kişileştirilir sonra gerekirse konuşturulur. Her intakta bir kişileştirme vardır ama her kişileştirmede bir intak yoktur. Fabllar bu sanata örnektir.

Ör: Mor menekşe:’’Bana dokunma;’’diye bağırdı.

 

5) Tezat (Karşıtlık) :

Anlamca zıt olan kelimelerin bir arada kullanılması sanatıdır.

Ömrümde zararsız günümü bilmem

Her senede yüz milyonluk kârım var. (Huzuri)

“Ben de gördüm güneşin doğarken battığını

Esrarlı bir bakışın gönlü kapattığını.”

 

 

 

6) Mübalağa(Abartma) :

Herhangi birşeyi olduğundan çok ya da noksan gösterme sanatıdır.

Ör: Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan şühedâ

 

Ör: Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?

Gömelim gel seni tarihe desem, sığmazsın.

“Âlem sele gitti gözüm yaşımdan.”

 

7) Telmih (Hatırlatma) :

Şiirde önemli bir tarihi olaya, efsaneye veya hikayeye işaret etme sanatıdır.

Vefasız Aslı’ya yol gösteren bu,

Kerem’in sazına cevap veren bu.

Kerem ile Aslı hikayesine telmihte bulunulmuştur.

 

Gökyüzünde İsa ile,

Tur dağında Musa ile,

Elindeki asa ile,

Çağırayım Mevlam seni.

Yunus Emre

Hz.İsa’nın gökyüzüne çekikmesine telmihte bulunulmuştur.Yine Hz.Musa’nın Allah ile Tur dağında konuşmasına ve asası ile gösterdiği mucizeye telmihte bulunulmuştur.

 

8) Tecahül-i Arif (Bilmezlikten Gelme):

Anlam inceliği oluşturmak için herkesçe bilinen bir gerçeği bilmez görünerek anlatma sanatıdır.

 

Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?

Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz?

Cahit Sıtkı Tarancı

Şakaklarındaki beyazlığı ve kendini yüzünü bilmezlikten gelerek tecahül-i arif sanatı yapmıştır.

 

9) Hüsn-i ta’lil (Güzel Bir Nedene Bağlama) :

Sebebi bilinen bir olayın meydana gelişini, gerçek sebebinin dışında başka, güzel bir nedene bağlamadır.

Senin o gül yüzünü görmek için

Sana güneş bakmak için doğuyor.

Güneşin doğuşu sevgilin güzel yüzünü görme sebebine bağlanarak hüsn-i talil sanatı yapılmıştır.

 

“Sen gittin yaslara büründü cihan

Soluyor dallarda gül dertli dertli”

Şair, “akşamın gelişini” ve “gülün solmasını”, “sevgilinin gidişine bağlamıştır.Böylece gerçek neden yerine hoşa giden, hayali bir neden bulmuştur.

 

“Hâk – i pâyine yetem der ömrlerdir muttasıl

Başını taştan taşa urup gezer âvâre su”

Irmakların dağ taş aşarak ( başını taştan taşa vurarak ) akıp gidişi, Hz.Peygamberimizin ayak bastığı topraklara ulaşmak nedenine bağlanıyor.

 

10) Tenasüp (Uygunluk) :

Anlam yönünden birbiriyle ilgili sözcükleri bir arada kullanmaktır.

Ör: Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabip

Kılma derman kim helakim zehr-i dermendadır.

 

Bu dizelerde ‘’dert, derman, ilaç, tabip’’ birbiriyle ilgili sözcükler olarak kullanılmıştır.

Yunus ki nergiste güler, gülde kanar

Kırlarda gelincikte onun bağrı yanar

Bu dizelerde “gül, nergis, gelincik” çiçek adları ile tenasüp yapılmıştır.

Başta, en başta kanlı bir bayrak

Kanlı bir taç hemen onun peşinden

Sonra bin türlü öldüren araç: Ok

Mızrak, yay, kılıç, topuz, balta

Bu dörtlükte ise savaşla ilgili kavramlar (bayrak, ok, mızrak, yay, kılıç, topuz, balta) bir arada verilerek tenasüp yapılmıştır.

10) MECAZ (DEĞİŞMECE)

Bir sözcüğün gerçek anlamlarından (temel ve yan anlamlarından) sıyrılarak,başka bir sözcüğün yerinde kullanılmasıdır. Sözcükler cümle içerisinde ya da en azından başka sözcüklerle öbekleşerek mecazlı anlam kazanır.Deyimler,mecazlı öbeklerin en tipik örnekleridir. Atasözlerinde de mecaz bolca kullanılır.

* ” Günler akıp gidiyor.”

Akmak sözcüğü mecazlıdır. Günler,akıcı bir maddeye,mesela bir suya benzetilerek mecaz gerçekleştirilmiştir. “akıp” sözcüğü,değişmece yoluyla “geçip” sözcüğünün yerini almıştır.

 

* “O kadar susamış ki bardağı bir dikişte bitirdi.”

Sözü edilen kişi bardağı değil,içindeki suyu içmiştir.”bardak” sözcüğü”su” sözcüğünün yerini almıştır.Benzerlik söz konusu değildir. İç – dış ilgisiyle mecaz gerçekleştirilmiştir.

Uyarı!

Mecazlı kullanımı ayırt etmenin bir yolu da, sözcüğün yeni kazandığı anlamın gerçekte mümkün olup olmadığına bakmaktır.Mesela yukarıdaki kullanımlarda günlerin,gerçek bir su gibi akması mümkün değildir.Su içerken bardağın “bitmesi” şöyle dursun,bir zerresinin eksilmesi bile düşünülemez.

 

11) Mecaz-ı Mürsel (Ad Aktarması) :

Bir sözcüğün benzetme amacı güdülmeden başka bir sözcüğün yerine kullanılmasıdır.

İç-dış ilişkisi: Bir varlığın dışı söylenerek içi ya da içi

söylenerek dışı kastedilir.

Örnek: Evi gelecek hafta taşıyoruz. (Evin eşyalarını)

Çayı ocağa koyuver. ( Çaydanlığı)

Bütün-Parça İlişkisi: Bir varlığın bütünü söylenerek parçası,

parçası söylenerek bütünü kastedilir.

Örnek: Sokağın ilk girişindeki apartmanda oturuyorum. (Apartmanın dairesi)

Herkes başının üstünde bir çatı olmasını ister (Ev)

Somut-Soyut İlişkisi: Soyut bir kavram söylenerek somut

bir varlık kastedilir.

Örnek: Düşük bir maaşla beş canı besliyor. (İnsan)

Sanatçı-Eser İlişkisi: Sanatçının adı söylenerek eseri

ya da eserleri kastedilir.

Örnek: Biz Yahya Kemal’ i okuyarak yetiştik. (Romanını)

Yer (Şehir, Kasaba, Köy)- İnsan İlişkisi: Yer adı söylenerek

insan adı kastedilir.

Örnek: Takımı şampiyon olunca tüm Adana bayram etti. (Şehir halkı)

Törende bütün kasaba meydanda toplanmıştı. (Kasaba halkı)

Şehir-Yönetim ilişkisi: Bir ülkenin başkenti söylenerek

yöneticileri kastedilir.

Örnek: Ankara bu olayda duyarsız kaldı. (Devlet yöneticileri)

Yön-Bölge, İnsan İlişkisi: Yön adı söylenerek o yerde

oturan insanlar kastedilir.

Örnek: Batı’nın tavrını anlamak güç. (Avrupa ülkeleri)

Bir Kap Söyleyip İçindekileri Çağrıştırma:

Örnek: Bardağını bitir de sana çay doldurayım. (Çayını bitir)

12) Kinaye (Değinmece) :Bir sözün, benzetme amacı güdülmeden, hem gerçek hem de mecaz anlamını düşündürecek biçimde kullanılmasına kinaye denir.

Kinayede asıl kastedilen, mecaz anlamdır. Kinayeden;karşıdakini incitmeden iğnelemede,hafif ve zarif biçimde alaya almada yararlanılır.

Deyim ve atasözlerimizde kinayeye çok rastlanır.
Örnekler:

* “Arkadaşın dayısı güçlüdür, halleder.”

* “Bırak onu, burnu büyük adamdan hayır gelmez.”

“Ey benim sarı tamburam
Sen ne için inilersin
-İçim oyuk derdim büyük
Ben onun’çün inilerim.”

Bu dörtlüğün üçüncü dizesinde geçen ‘’içim oyuk’’ sözü hem gerçek hem de mecaz anlama gelecek şekilde kullanılmıştır.Çünki sazın gerçekten içi oyuktur.Ama burada asıl anlatılmak istenen mecazi olarak dertli oluştur.

Şu karşıma göğüs geren

Taş bağırlı dağlar mısın?”

Şair, dağların taş olduğu gerçeğini söyledikten sonra mecazen dağları acımasızlıkla suçluyor.

13) Tevriye (iki Anlamlılık) : Birden çok gerçek anlamı olan bir sözü, herkesçe bilinen ( yakın )anlamında değil de uzak anlamını kastederek kullanmaya denir.

Tevriyeli kullanılan sözlerin iki anlamı da gerçek anlamdır. Tevriyede mecaz yoktur; tevriye bu yönüyle kinayeden ayrılır.

Tevriye Örnekler

“Bu kadar letafet çünkü sende var
Beyaz gerdanında bir de ben gerek”

İkinci dizede “ben” tevriyeli kullanılmıştır. Yakın anlamı,vücuttaki siyah kabartı; uzak anlamı ise, I. Tekil kişi.

“Âvâzeyi bu âleme Dâvud gibi sal
Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş”

Şair, “Bâkî” sözünü tevriyeli kullanmıştır. Yakın anlamı, şairin adı; uzak anlamı ise, ebedî, sonsuz.

“Gül gülse dâim ağlasa bülbül aceb değül
Zira kimine ağla demişler, kimine gül ”

Yakın anlamı,gülme eylemi; uzak (amaçlanan) anlamı gül çiçeği.

“Bir delikanlı haramîdir deyü afv ettiler
Asmadan kurtuldu ammâ çok sıkılmıştır şarâb ”

Asma, söylenen anlamıyla asmak eylemi; amaçlanan anlamıyla da üzümdür.

“Koyup kaldırmada ikide birde
Kazan devrildi, söndürdü ocağı”

ocak,ateş yakılan yer; Yeniçeri Ocağı

“Bana Tâhir Efendi kelp demiş
İltifatı bu sözde zâhirdir
Mâlikî mezhebim benim zirâ
İtikatımca kelp tâhirdir. (Nefi)

Kelp köpek demektir. tâhir, söylenen anlamı “temiz” demektir; amaçlanan anlamı ise Tâhir Efendi’dir.

14)Tariz:

Söylenen sözün gerçek veya mecazi anlamı dışında büsbütün tersini kastederek nazikçe alay etme sanatıdır. Yazıda tariz, bazen parantez içerisinde ünlem ( ! ) işaretiyle belli edilir.

* “Bazı sevgili dostlarımın ( ! ) benim için karpuz kabuklarının en kayganlarını hazırladıklarını biliyorum.”

* “Adamınız, Allah için, gerçekten ustaymış; onun eli değeli bizim makine kararsızlığı bıraktı; artık hiç çalışmıyor.”

Vermedi ablukada şan-ı donanmaya halel

İngiliz devletine olsa sezadır amiral           (Ziya Paşa)

Bu beyitte Ziya Paşa, Ali Paşa’nın Girit yenilgisinden dolayı onunla alay etmekte onun amirallik yeteneğinden mahrum olduğunu vurgulamaktadır.

15)Tekrir: Sözün etkisi güçlendirmek için sözcük ya da söz grubunu yineleme sanatıdır.

“Ey varlığı varı var eden var !

Yok yok sana yok demek ne düşvar.”

“Kapalı Çarşı içinde kapalı rüya çarşıları

Kapalı Çarşı içinde öfke ve af çarşıları.”

16)İstifham: Şiirde soru sorma sanatıdır.

“Bana kara diyen dilber / Gözlerin kara değil mi ?”

 

“Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı

Felekler yandı âhımdan muradım şem’i yanmaz mı

 

17) Cinas : Yazılışları ve söylenişleri aynı, anlamları ayrı olan sözcükleri bir arada kullanma sanatıdır.

Örnekler:

* “Ey kimsesizler el veriniz kimsesizlere

Onlardır ancak el verecek kimse sizlere ”

* “Söylerken o sözleri kızardı

Hem hazzeder âh hem kızardı ”

* “Kısmetindir gezdiren yer yer seni

Arşa çıksa akıbet yer yer seni ” ÖYS

* “Bir güzel şûha dedim ki iki gözün sürmelidir

Dedi vallahi seni Hind’e kadar sürmelidir ”

* “Her nefeste işledim ben bir günâh

Bir günâh için demedim bir gün âh ”

18) Aliterasyon (Ses Yinelemesi)

Bir şiirde ya da düzyazıda ahenk yaratmak amacıyla aynı ses ya da hecenin yinelenmesine aliterasyon denir.

ÖRNEKLER

* “Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında.”

19) Asonans

Şiirde aynı ünlü seslerin tekrarına denilir. Aliterasyonla genellikle birlikte yapılır.

Örnek-2
Neysen sen, nefes sen, neylersin neyi
Neyzensen, nefessen neylersin neyi

Örnek-3
Ayağın sakınarak basma aman sultanım
Dökülen mey kırılan şişe-i rindân olsun

20)Akis:

Dizedeki kelimelerin yerleri anlam verecek şekilde değiştirilerek tekrarlanması sanatıdır.

Didem ruhumu gözler, gözler ruhumu didem

Kıblem olalı başın, başın olalı kıblem

* “Cennet gibidir rûyin / rûyin cennet gibidir

Âdem doymaz sana / sana doymaz âdem”

RÛ : yüz ÂDEM : insan

20)İrsal-i mesel: Şiirde ünlü şair ya da yazarlardan örnek sözler ile atasözleri ve deyim söyleme sanatıdır.

Kirpikleri uzundur  yârun hayâle sığmaz

Meşhur bir meseldür ‘’Mızrak çuvala sığmaz’’

“Çağır Karac’oğlan çağır / Taş düştüğü yerde ağır

 Gönül sevdiğinden soğur / Görülmeyi görülmeyi.”

 

 

Olay Çevresinde Oluşan Edebî Metinleri Tanıma ve Gruplandırma

 

Bir olaya dayalı olarak meydana gelen edebî metinleri iki gruba ayırmak mümkündür: Anlatmaya Bağlı Edebî Metinler ve Göstermeye Bağlı Edebî Metinler

1. Anlatmaya Bağlı Edebî Metinler

Bu metinler, bir olay veya durum çevresinde yer, zaman, kişi belirtilerek ve bir plan dâhilinde olayların okuyucunun veya dinleyicinin zihninde canlandırılacak şekilde ifade edilmesiyle oluşur.

Anlatmaya bağlı edebî metin türleri şunlardır:

  1. Masal
  2. Destan
  3. Halk hikâyesi
  4. Mesnevi
  5. Manzum hikâye
  6. Hikâye
  7. Roman

2. Göstermeye Bağlı Edebî Metinler

Göstermeye bağlı edebî metinler, bir olayı seyircinin önünde canlandırmak için oluşturulan metinlerdir.

Göstermeye bağlı edebî metinleri kendi içerisinde iki gruba ayırmak mümkündür:

a. Geleneksel Tiyatro

Modern tiyatrodan önce de var olan bu tiyatronun türleri şunlardır:

  1. Karagöz
  2. Orta oyunu
  3. Meddah
  4. Köy seyirlik oyunu

b. Modern tiyatro

Modern tiyatro türleri şunlardır:

  1. Trajedi
  2. Komedi
  3. Dram

Anlatmaya bağlı eserler ile göstermeye bağlı eserlerin benzerlik ve farklılıkları şunlardır:

Benzerlikleri:

  • Her iki tür de bir olay çevresinde      gelişir. Bu temel olayın etrafında daha küçük çapta gelişen olaylar yer      alır.
  • Her iki türde de insanların      başlarından geçen ya da geçebilecek nitelikteki olaylar gösterilir.
  • Olaylar belirli bir zaman diliminde      geçer.
  • Anlatılan olaylardan etkilenen      insanlar ya da varlıklar vardır. Bunlara eserin kahramanları denir. En çok      etkilenen varlığa eserin başkahramanı (başkişisi) denir.
  • Olayın serim, düğüm ve çözüm bölümleri      bulunur. Yani olayın bir başlangıcı, gelişmesi ve sonunda da çözümlenişi      vardır.
  • Ele alınan olayların anlaşılması için      tasvirlere ya da dekorlara yer verilir.
  • Metinlerin bir yazarı vardır.

Farklılıkları:

  • Anlatmaya bağlı türlerde olayın      mutlaka bir anlatıcısı vardır. Bu anlatıcı olayı ilahî bakış açısıyla,      kahramanın bakış açısıyla ya da gözlemci bakış açısıyla anlatır.
  • Göstermeye bağlı eserlerde, sosyal      hayatta karşılaşabileceğimiz olaylar sahnede gösterilir.
  • Eserdeki olaylar aktör (erkek      oyuncu), aktris (bayan oyuncu) adı verilen oyuncular tarafından      canlandırılır. Sosyal yaşamın ve insan karakterinin eleştirisi yapılır.
  • Bu iki tür arasında kullanılan dil ve      anlatım biçimi de birbirinden farklıdır. Anlatmaya bağlı eserlerde uzun ve      kurallı cümleler kullanılırken göstermeye bağlı eserlerde günlük konuşma      dili kullanılır. Cümleler daha açık ve kısadır. Söylenen sözün izleyici      tarafından anlaşılması beklenir, bunun için daha açık ve kısa cümleler      kullanılır. Konuşma dilinin canlılığı sahnede yansıtılır.

Anlatmaya Bağlı Edebi Metinlerde Anlatım (BAKIŞ AÇISI)

Anlatmaya bağlı edebi metinler dil ve anlatım yönünden incelenirken;
-Anlatıcının bakış açısı ve özellikleri,
– Anlatmaya bağlı edebi metinlerde dilin hangi işlevlerinin ön plana çıkarıldığı,
-Metnin dilinin doğal dilden farklılığı,
-Metindeki ses, kelime bilgisi ve cümle özellikleri dikkate alınır.
Anlatım,bir duyguyu, bir düşünceyi, bir konuyu söz veya yazı ile bildirmeye denir. İnsan iletişimi sağlamak için anlatır ve anlar. Edebi eserde anlatma bir olay çevresinde gelişir. Farklı durumların ve ruh halinin dile getirilmesi çevresinde metinde ifadesini bulur.
Anlatıcı
Edebî metinlerde, okura olayları anlatan kişiye anlatıcı denir.Anlatmaya bağlı edebi metinlerde yazar anlatma görevini bir anlatıcıya yükler.Okuyucu bütün olup biteni bu anlatıcı aracılığı ile öğrenir. Bu kurmaca bir kişidir, görevi kendi gibi kurmaca olan olay örgüsünü ve olay örgüsünde yer alan diğer ögeleri anlatmaktır.Anlatıcının dış dünyada hiçbir gerçekliği yoktur, anlatıda kağıt üzerinde kurmaca varlığı geçerlidir.Çoğunlukla da yazar  ile anlatıcı arasında hiçbir benzerlik yoktur.Yazar kadın, anlatıcı erkek olabilir, ya da tersi.Anlatılan olaya ait hayalî bir varlıktır.
Anlatmaya Bağlı Edebi Metinlerde Anlatıcı ve Bakış Açıları
Gözlemci anlatıcı bakış açısı,

İlahi bakış açısı,
Kahraman anlatıcının bakış açısı olmak üzere üç tip anlatıcı ve bakış açısı vardır.
Olayların kim tarafından görüldüğü ve kim tarafından anlatıldığı sorularına verilen cevaba bakış açısı adı verilir
1- Gözlemci Bakış Açısı
Bu tip bakış açılarında anlatıcı eserinin anlatım dilini 3.tekil şahıs ek ve zamirleri üzerine kurar.Anlatıcı olayların içerisinde yer almaz.Olayları bir kamera tarafsızlığı ile anlatır.Anlatıcı, olayları sadece dışarıdan gözlemleyen bir şahit konumundadır.Görünüşte tarafsız olan bir şahit gibi olup biteni anlatır.Onun olay hakkındaki bilgisi sadece gördükleri ve duydukları ile sınırlıdır.Bu durumda anlatıcı, kahramandan daha az şey bilir.
2- İlahi Bakış Açısı(Hakim bakış açısı,Tanrısal bakış açısı)
Bu tip bakış açılarında anlatıcı eserinin anlatım dilini 3.tekil şahıs ek ve zamirleri üzerine kurar.Anlatıcı olayların içerisinde yer almaz.Her şeyi bilen bir anlatıcının bakış açısıdır.Onun bilgisi sadece gördükleri ve duyduklarından ibaret değildir.Anlatıcı kişilerin zihinlerinden geçenleri, geçmişte yaşadıklarını bütün ayrıntısı ile bilir.Bu durumda anlatıcı, kahramanlardan daha fazlasını bilir.
3- Kahraman Anlatıcı Bakış Açısı
Bu tip bakış açılarında anlatıcı eserinin anlatım dilini 1.tekil şahıs ek ve zamirleri üzerine kurar.Anlatıcı, eserin bir kahramanıdır.Eseri bize kendi bakış açısından anlatır.Anlatıcı gördüğünü, duyduğunu, bildiğini anlatır.Bu durumda anlatıcı ve kahraman eşit bilgiye sahiptir.
Bakış Açılarında Anlatıcının Farklılıkları
Bu bakış açıları, anlatıcının kahramanları karşısında farklı tavırlar almasını sağlar.
İlahi bakış açısında, anlatıcı her şeyin bilgisine ve görüşüne sahiptir.
Gözlemcide ise sadece bir gözlemcidir. Birinci hal, ikinci hale göre anlatıcıya kahramanlarını daha çok yargılama imkânı verir.Bakış açıları, okuyucunun olay karşısındaki tavrını da etkiler.Bakış açısı değiştikçe okuyucunun olaya katılım tarzı değişir.
Anlatmaya Bağlı Edebi Metinlerde Dil
Anlatmaya bağlı edebi metinlerde dil, bilinen özellikleriyle karşımıza çıkmaz. Anlatılanlar olayların durumuna göre yan anlamlarla zenginleştirilmiş bir özelliktedir. Kullanılan edebi dilin, metnin kaleme alındığı dönemin sosyal hayatına, edebi zevkine ve anlayışına göre değişkenlik gösterebileceğini de unutmayalım. Anlatmaya bağlı edebi metinlerde kullanılan dilin ele alınan temayla ve verilmek istenen mesajla da doğrudan ilişkisi vardır.
Anlatmaya bağlı edebi metinlerde dil şiirsel işleviyle kullanılır. Ancak iletişim aracı metindir. Edebi metinler kendilerine özgü iletişim aracıdırlar. Bir gerçeklik yorumlanıp dönüştürülerek yeni bir gerçeklik ortaya konur. Bunun anlatılması da farklı bir dil gerektirir.
Edebi metinler anlam bakımından da diğer metinlerden farklıdır. Çünkü yan anlam bakımından zengindirler. Bu da her okundukları zaman yeniden kurulma ve anlaşılma imkanını beraberinde getirir.

Metin ve Zihniyet

Edebî metinler, hangi dönemde, nasıl bir ortamda yazılmışlarsa o dönemin ve ortamın etkilerini, dönemin zihniyetini yansıtırlar.
Zihniyet, bir döneme ait sosyal, siyasî, dinî, ekonomik, sanatsal ve kültürel hayatın duygu, anlayış ve zevk bütünüdür. Her sanat eseri yazıldığı dönemin izlerini taşır. Sanatçılar da sosyal bir çevre içerisinde yaşarlar ve içinde yaşadıkları sosyal ve kültürel olaylardan etkilenirler. Eserlerinde içinde yaşadıkları çağın zihniyetini yansıtırlar.

Metin ve Zihniyet

 

Bir metinde, metnin yazıldığı dönemin özellikleri metne sindirilmiş bir şekilde yer alır. Bu özellikler metinle bütünleşir. Bir metni incelerken metinden dönemin zihniyetine ait ipuçları tespit edilir.Oğuz Kağan Destanı’ndan alınan ve
Oğuz Han’ın kırk günlükken tasvirini (portresini) yapan şu metne bir göz atalım:

“Öküz ayağı gibi idi sanki ayağı

Kurdun bileği gibi idi sanki bileği

Benzer idi omzu tıpkı samurunkine

Göğsü de yakın idi koca ayınınkine ”

Görüldüğü gibi Oğuz Han’ın ayağı öküz ayağına, bileği kurt bileğine, omuzu samurun omzuna, göğsü ayı göğsüne benzetiliyor. Bu destanın oluştuğu dönemde Türkler göçebe medeniyeti yaşıyorlardı ve avcılıkla geçiniyorlardı. Tabiatla iç içe olan toplumların benzetmeleri de tabiattaki güçlü varlıklarla ilgili olacaktır elbet. Bu bakımdan eserin yazıldığı dönem göz önünde bulundurulursa bu benzetmelerin tabiî olduğu görülür.

Yine Oğuz Kağan Destanı’nda Oğuz Han, kağan olduğu zaman şu nutku söyler:

“Demir kargılar ile ilimiz olsun orman

Av yerlerimiz dolsun vahşi at ile kulan

Yurdumuz ırmaklarla, denizlerle dolsun

Gökteki güneş ise yurdun bayrağı olsun

Ülkemizin çadırı yukarıdaki gök olsun

Dünya devletimiz, halkımız da çok olsun. ”

Yukarıdaki nutuktan hareketle o dönem Türklerinin büyük ve zengin bir devlet hâlinde dünyaya egemen olma idealini tespit edebiliriz.

Edebi eserlerdeki zihniyet dönemlere göre değişmektedir. İslam öncesi metinlerde hakim zihniyet olağanüstü fiziki güçlerle donatılmıştır. Destanlar kavimlerin ilk dönemlerine özgü zevk ve anlayışı dile getirir. Bu durum İslamiyet’ten sonraki eserlerde yerini dini inanışlara ve kahramanlıklara bırakır. Yani İslami hayat tarzı ve din için mücadele dönemi başlar.

Türk edebiyatı, Tanzimat sonrası yeni bir medeniyet dairesinin içine girer. Doğuya has yaşama tarzından ve edebiyat anlayışından birdenbire Batılı yaşama tarzına ve edebiyat anlayışına geçilir.Böylece Batı dünyasında gelişen edebiakımların etkisi altına girilir. Tanzimat doneminde etkin bir şekilde kendini hissettiren romantizm, Servet-i Fünun döneminde yerini realizm ve natüralizm akımlarına bırakmıştır.

Bu arada edebiyatımızda başlayan Doğu-Batı çatışması, hem yaşama tarzında hem de edebi eserin bünyesinde kendini kuvvetle hissettirir. Bu çatışma 1940’lı yıllara kadar en çok işlenen temalardandır.

20.yüzyılın başından itibaren Türk dünyasında görülmeye başlayan milliyetçilik hareketleri, sosyal, bilimsel ve kültürel hayatta yankı bulmuş; edebiyat eserlerinde duru ve sade bir Türkçenin kullanılmasına özen gösterilmiştir. Bu doğrultuda edebiyatımız İstanbul’un sınırları dışına çıkmış, Anadolu’yu konu alan eserler kaleme alınmaya başlamıştır.