Anlama ve Yorumlama

 

Anlatmaya bağlı edebî eserler, okuyucunun kültürüne, anlayışına, zevkine, içinde bulunduğu duruma ve psikolojik hâline göre yeni anlam değerleri kazanır. Nitekim “Madam Bovary” adlı roman, toplumun değer yargılarına ters düşmekle suçlanmış ve bundan dolayı yazarı mahkemede yargılanmıştır. Ancak daha sonraki yıllarda bu eser, dünya klasikleri arasında yer almıştır.

Edebî metinler, mecazla yüklü oldukları için tek bir anlam ifade etmezler. Bu metinlerde anlam okuyucunun ve yazarın o anda içinde bulunduğu psikolojik durumuna, bilgi seviyesine, kültür yapısına göre farklı boyutlar ve yorumlar kazanabilir, Bundan dolayı edebî metinler her okunduğunda farklı anlam değerleri kazanır.

Bir edebî metin karşısında farklı okuyucuların farklı sonuçlara ulaşması, onların kişisel deneyimleri ve birikimleriyle ilgilidir, Her edebî metin yazılıncaya kadar yazara aittir. Ancak eser yazıldıktan ve okuyucuyla buluştuktan sonra çok farklı anlamlar kazanabilir; yazarın eseri yazma amacının dışında mesajlar ortaya çıkabilir, Bu durumda eser artık yazarın olmaktan çıkar.

Gerçekte edebî eserde bir mesaj vardır. Her okuyanın farklı yorumlaması eserden değil, okuyucuların farklı kültüre sahip olmasından, sosyal çevresinden, eğitiminden ve o anki psikolojik durumundan kaynaklanmaktadır.

Okuyucunun eğitim, kültür, psikolojik durumu değiştikçe eserden çıkan sonuç da değişecektir.

Anlatmaya bağlı edebi metni anlama ve yorumlama;
1-Metnin anlamının nasıl oluştuğu açıklanır.
2-Metnin anlamının özellikleri belirlenir.
3-Metin yorumlanarak güncelleştirilir.
4-İncelenen hikaye, roman ve tiyatro metninin yapısı, anlatımı, teması birbiriyle ilişkilendirerek yorumlanır.
5-İncelenen metinde açıkça dile getirilmiş olanlarla, açıkça ifade edilmemiş olanlar anlam çevresinde ilişkilendirilir.
6-Seçilen paragraflarda -varsa- çok anlamlı söz ve söz gruplarının metinde kazandığı değerler belirlenir.
7-Yaşanan gerçeklikle metindeki gerçekliğin ilişkisi belirlenir.
8-Metnin her okunduğunda yeni anlam değerleri kazanıp kazanmadığı belirlenir.
9-Metnin okuyucuda uyandırdığı duygular belirlenir, bu duyguların özellikleri açıklanır.

Göstermeye Bağlı Edebi Metinler

 

Göstermeye   bağlı edebî eserler; tiyatrolardır.

Olmuş ya   da olması düşünülmüş birtakım olayların sahne üzerinde, gerçeğe uygun bir   şekilde oyuncular tarafından gösterilmesine tiyatro denir.

Tiyatro türü, Yunanlıların MÖ   6. yüzyıldaki dinî törenlerinden (Bereket tanrısı Dionysos adına düzenlenen   şenliklerden) doğmuştur.

Tiyatronun ögeleri:

Tiyatronun   seyirci, oyuncu, sahne, eser, dil ve ifade gibi öğeleri vardır.

Tiyatro   eserlerinde oyunun temeli konuşmaya dayanır. Bu bakımdan tiyatroda konuşma   üslubu ağır basmaktadır.

Tiyatro   eserinin diğer temel özelliği okunmak   için değil, oynanmak için yazılmış olmasıdır.

Tiyatro türünü iki grupta ele alabiliriz:

1- Geleneksel Türk Tiyatrosu: Çağlar boyunca sürüp geldiği ve   doğrudan doğruya Türk kültürünün ürünü olduğu için geleneksel Türk tiyatrosu   adı verilen tiyatro türleri Karagöz, orta oyunu, meddahlık ve köy seyirlik   oyunlarıdır.

2. Modern Türk tiyatrosu: Türk edebiyatında ilk tiyatro eseri   örneği Tanzimat Döneminde Batı etkisiyle verilmiştir. İlk tiyatro eseri,   Şinasi’nin “Şair Evlenmesi” adlı oyunudur.

Modern   tiyatro eserleri konularına göre üçe ayrılır:

TRAJEDİ

İlk   tiyatro türünün adıdır. Klasik dönem trajedisinin özellikleri şunlardır.

  • Manzum        olarak yazılır.
  • Konularını        mitoloji ve tarihten alır.
  • Oyun        kahramanları soylu kişilerden seçilir.
  • Trajediler        erdem ve ahlâk temeli üzerine kurulur.
  • Vurma,        yaralama, öldürme olayları sahnede gösterilmez; konuşmalarla duyurulur.
  • Sade,        açık, anlaşılır bir dil kullanılır. Halk diline yer verilmez.
  • Üç        birlik kuralı (Konunun bir günle, bir mekânla ve tek bir olayla        sınırlandırılması ) uygulanır.

 

KOMEDİ

İnsanların   ve olayların gülünç yanlarını göstermek için yazılan tiyatro türüdür. Klasik   komedyanın özellikleri şunlardır.

  • Kişilerde        ya da toplumda görülen aksaklıklar, gülünç taraflar sergilenerek        seyirciyi hem güldürmeyi hem de düşündürmeyi amaçlar.
  • Kişiler        toplumun her kesiminden olabilir.
  • Her        türlü olay sahnede canlandırılır.
  • Konuşma        dili kullanılır.
  • Nazım        ve nesirolabilir.
  • Üç        birlik kuralına uyulur.
  • Yalnız        güldürme amacı güden komedilere vodvil (entrika        komedisi), abartılı hareketlerle sivri esprilerle güldürmeyi amaçlayan        komedilere fars (kaba        güldürü), gerçekte güldürücü olmayan bir olayı gülünçleştirerek işleyen        komedilere parodi, yergiye        dayanan komedilere satir, bir        kişinin karakterini ortaya koymak için yazılan komedilere karakter        komedisi denir.

 

DRAM

Dramlarda,   trajedilerde işlenen acıklı olaylarla komedi oyunlarında işlenen güldürü   unsurları bir arada işlenir.

Bu türün   özellikleri şunlardır:

  • Hem        acıklı hem de güldürücü olaylar, hayatta olduğu gibi bir arada bulunur.
  • Olaylar        tarihten ve günlük olaylardan alınır.
  • Kişiler        toplumun her kesiminden olabilir.
  • Üç        birlik kuralına uyulmaz.
  • Nazım        ya da nesir şeklinde olabilir.
  • Kahramanlar        ait oldukları çevrenin diliyle konuşurlar.
  • Perde        sayısı sınırlı değildir.

Başlıca   dram çeşitleri şunlardır.

Melodram: Heyecan verici, acıklı ve duygusal olaylara dayanan   müzikli drama

melodram   denir.

Feeri: Masalımsı oyunlara feeri denir.

GELENEKSEL TÜRK TİYATROSU

Çağlar   boyunca sürüp geldiği ve doğrudan doğruya Türk kültürünün ürünü olduğu için   geleneksel Türk tiyatrosu adı verilen tiyatro türleri şunlardır:

 

Karagöz

Bir beyaz   perdenin arkasına konulan bir ışıkla ve bu ışığın önünden geçirilerek perdeye   yansıtılan şekillerle oynanan bir perde oyunudur.

Oyunun   kahramanlarından Karagöz,saf ve temiz ruhlu, olayların   gülünç taraflarını büyük ustalıkla yakalayan, zeki, okumamış fakat irfan sahibi   Türk halkını temsil etmektedir.

Hacivatise medrese tahsili görmüş, sofu,   görgülü, yabancı kelimelere sıkça yer veren bir tiptir.

Karagöz   oyunu, seyircileri güldürmeyi fakat güldürürken düşündürmeyi amaçlar.

Dört   bölümden oluşur:

Giriş (Mukaddime):Hacivat’ın müzik eşliğinde perdeye   geldiği kısımdır. Bu bölüm, Hacivat ile Karagöz’ün kavga etmesine kadar   sürer.

Muhavere (Söyleşme):Oyunun ana tipleri olan Karagöz ve   Hacivat arasında geçer. Bu bölüm yanlış anlaşılmalarla gelişir. Olmayacak bir   olay gerçekmiş gibi anlatılır, sonra bunun bir rüya olduğu anlaşılır.

Fasıl: Asıl oyunun bulunduğu bölümdür. Bu   bölüme Zenne, Tuzsuz Delibekir, Efe, gibi tipler de katılırlar.

Bitiş:Oyundan çıkartılacak dersin   söylenip, kusurlar için özür dilendiği bölümdür.

Orta Oyunu

Dört bir   yanı seyircilerle çevrilmiş bir meydanda, herhangi bir yazılı metne bağlı   kalmadan oynanan oyundur. XIX yüzyılda Karagöz ve meddah oyunlarının   gelişmesiyle ortaya çıkmıştır.

Oyunun   kahramanlarından Pişekar,Karagöz oyunundaki Hacivat’ın; Kavukluda Karagöz’ün karşılığıdır.

Ortaoyunu   dört bölümden oluşur:

Giriş: Pişekârın müzik eşliğinde oyunu takdim ettiği   bölümdür.

Tekerleme:   Pişekârla Kavuklu arasında geçen ve Kavuklu’nun gerçekleşmesi mümkün olmayan   hayalî bir olayı ( genellikle rüyayı) olmuş gibi anlattığı kısa konuşmadır.

Fasıl: Asıl oyunun ortaya konulduğu bölümdür. Bu bölümde   Pişekâr ve Kavuklu’nun yanısıra zenne, Kayserili, Külhanbeyi, Cüce ve Kambur,   Laz, Arnavut, Çelebi, Rumelili gibi oyunun diğer kahramanları da yer alır.

Bitiş: Pişekâr ile Kavuklu, kendi aralarında kısa bir   konuşma yaptıktan sonra “Her ne kadar sürç-i lisan ettikse affola”   diyerek bir sonraki oyunun adını ve yerini belirtirler ve oyun sona erer.

Karagöz   oyunundan tek farkı, Karagöz oyununun perdeye yansıtılan gölgeler tarafından,   orta oyununun ise canlı kişiler tarafından sergilenmesidir.

Gerek   Karagöz oyunu, gerekse ortaoyununda konu ve olayın ana hatları bellidir.   Fakat yazılı bir metin olmadığı için oyuncular kendi yetenekleri   doğrultusunda doğaçlama olarak oyunu sergilerler.

Meddah

Bir tek   kişinin bir olayı veya hikâyeyi seyirci önünde hareket ve taklitlerle   canlandırması sanatına meddahlık denir. Bu sanatı sergileyene de meddah   denir.

Meddahlık   hareketten çok ses taklidi, jest ve mimiklere dayanan bir sanattır. Meddah   her türlü insan sesini, ağlama, gülme gibi her türlü duyguyu, hareketi,   doğayla ilgili türlü durumları başarıyla taklit eder.

Aksesuar   olarak kullandığı mendil ve sopasıyla bir iskemleye oturarak söze, nükteye ve   taklide dayanan hünerini sergiler.

Günümüzdeki   stendapçılara modern meddah denilebilir mi? Tartışınız.

 

Köy Seyirlik Oyunları

Yılın   belli günlerinde, düğünlerde, bayramlarda, kutlama törenlerinde oynanan köy   oyunları davardır.

Bu   oyunlarda da ana öge taklittir ve yazılı bir metin bulunmaz. Oyuncular da   halktan insanlardır. Oyun belli bir olay seçilerek hiç hazırlık yapılmadan   sergilenir. Amaç birlikte eğlenerek hoş vakit geçirmektir.

Köy   oyunlarının Karagöz ve orta oyunundan farklı yönü, oynadıkları yörelerin   özelliklerini taşımalarıdır. Yöre insanının yaşayış biçimi, gelenekleri,   mizah anlayışı oyunlara büyük ölçüde yansır.

Modern tiyatro ile geleneksel Türk tiyatrosu   arasındaki farklılıklar:

1. Modern   tiyatro, bir metne dayanılarak hazırlanır. Geleneksel Türk tiyatrosunda ise   metin yoktur, tespit edilmiş bir olay vardır ve bu olay metinsiz ve   hazırlıksız olarak sahnede canlandırılır.

2. Modern   tiyatroda, sergilenmeden önce defalarca prova yapılır. Geleneksel Türk   tiyatrosunda ise prova yapmadan sahnelenme söz konusudur.

 

Anlatmaya Bağlı Edebi Metinler:


Anlatmaya bağlı edebı metinler destan, masal, halk hikayesi, mesnevi, manzum hikaye, hikaye ve romandır. Göstermeye bağlı edebı metinler de tiyatro genel başlığı altında toplanmaktadır. Geleneksel Türk tiyatrosundan ortaoyunu ve Karagöz, modern tiyatrodan da oyun, dram, trajedi göstermeye bağlı edebi metinlerdendir. Her iki gruptaki metinlerin ortak özellikleri, insana özgü bir gerçekliğin kurmacanın imkanlarıyla yorumlanması, dönüştürülmesi; bir olay örgüsünde birleşip bütünleşerek bir araya gelen kişi, mekan, zaman gibi ögeler yardımıyla insana özgü soyut gerçekliğin somutlaştırılmasıdır. Anlatmaya bağlı edebı metinler ile göstermeye bağlı edebı metinler arasındaki temel farklılık anlatma ve gösterme kelimeleriyle ifade edilen anlatma biçimlerindedir. Anlatma esasına bağlı edebi metinler, yaşadığımız dünyada gerçekleşmiş veya gerçekleşen bir olayı, görünüşü olduğu gibi anlatmazlar. Sanatçı dış dünyadan aldığı gerçekliği, kendi duygusu, iç dünyası, yaşadığı dönemin özellikleriyle ve düşünceleriyle yoğurur; yaptığı seçimi okuyucunun hizmetine sunar. Bunu yaparken anlatacağını bir olay çevresinde ve bir anlatıcı ile oluşturur. Anlatmaya bağlı metinlerde üzerinde yaşadığımız dünyada görülen varlık, eşya, insan ve olaylardan hareketle yeni bir evren anlatılmaktadır. Bu evrene kurmaca evren olarak adlandırılır. Edebı metinlerin özelliklerinden biri kurmaca oluşlarıdır.Amaçları okuyucu veya dinleyicide estetik yaşantı uyandırmak, böylece onları zenginleştirmektir. Anlatma esasına bağlı ilk metin türü masal ve destandır. Olay çevresinde gelişen anlatma esasına bağlı metinlerin gelişimi masal ve destandan modern tarz romana uzanan bu çizgidir.

Anlatmaya bağlı eserler ile göstermeye bağlı eserlerin benzerlik ve farklılıkları:

Benzerlikleri:
1. Her iki tür de bir olay çevresinde gelişir. Bu temel olayın etrafında daha küçük çapta gelişen olaylar yer alır.
2. Her iki türde de insanların başlarından geçen ya da geçebilecek nitelikteki olaylar gösterilir.
3. Olaylar belirli bir zaman diliminde geçer.
4. Anlatılan olaylardan etkilenen insanlar ya da varlıklar vardır. Bunlara eserin kahramanları denir. En çok etkilenen varlığa eserin başkahramanı (başkişisi) denir.
5. Olayın serim, düğüm ve çözüm bölümleri bulunur. Yani olayın bir başlangıcı, gelişmesi ve sonunda da çözümlenişi vardır.
6. Ele alınan olayların anlaşılması için tasvirlere ya da dekorlara yer verilir.
7. Metinlerin bir yazarı vardır.

Farklılıkları:
1. Anlatmaya bağlı türlerde olayın mutlaka bir anlatıcısı vardır. Bu anlatıcı olayı ilahî bakış açısıyla, kahramanın bakış açısıyla ya da gözlemci bakış açısıyla anlatır.
2. Göstermeye bağlı eserlerde, sosyal hayatta karşılaşabileceğimiz olaylar sahnede gösterilir.
3. Eserdeki olaylar aktör (erkek oyuncu), aktris (bayan oyuncu) adı verilen oyuncular tarafından canlandırılır. Sosyal yaşamın ve insan karakterinin eleştirisi yapılır.
4. Bu iki tür arasında kullanılan dil ve anlatım biçimi de birbirinden farklıdır. Anlatmaya bağlı eserlerde uzun ve kurallı cümleler kullanılırken göstermeye bağlı eserlerde günlük konuşma dili kullanılır. Cümleler daha açık ve kısadır. Söylenen sözün izleyici tarafından anlaşılması beklenir, bunun için daha açık ve kısa cümleler kullanılır. Konuşma dilinin canlılığı sahnede yansıtılır.

DESTAN
Destanlar, ülkelerin ulusal anlamda sahip oldukları en eski edebî metinlerdir. Bu nedenle de devletlerin oluşum süreçlerine ait olayları, toplumları derinden etkileyen savaş, göç, doğal afetleri konu edilir. Pek çoğu da ulusun hangi soydan geldiği, nasıl türediği ile ilgili bilgi verir. Destanlar sözlü ürünlerdir. Sonradan yazıya geçirilmiştir. İlk başlarda manzum olarak yazılmıştır, daha sonra manzum-nesir karışık yazılmışlardır.

Oluşum Safhaları :
1. Doğuş(çekirdek)dönemi : Halkın hayalinde derin izler bırakmış bir olay ve olayı meydana getiren kahramanların olması gerekir. Zamanla kuşaktan kuşağa aktarılan olaylar değişikliklere uğrar, olağanüstü özellikler kazanır.
2. Yayılma dönemi : Halk, destan konusu olayları ağızdan ağza nesilden nesile aktarır.
3. Derleme dönemi : Halk şairi bu dağınık destan parçalarını toplar. Birleştirerek millî destanı oluşturur.
Destan Çeşitleri :
1. Doğal destanlar : Halkın oluşturduğu destanlardır.
2. Yapma destanlar : Bazı şair veya yazarların, milletlerin tarihinden çıkmış olaylara kendi duygu ve düşüncelerini de katarak destanlaştırırlar. Bu tip destanlara yapma destan denir.
Doğal Destanlar
• İlyada-Odessa (Yunan-Homeros)
• Kalevala (Fin)
• Şehname (İran –Firdevsi)
• Chanson de Roland (Fransız)
• Bavulf (İngiliz)
• Mahabbara (Hint)
• Ramayana (Hint)
• Niebelungen Lied (Alman)
• İgor (Rus)
• Şinto (Japon)
• Gılgamış (Sümer)
Yapma Destanlar
• İlahi Komedya (Dante)
• Kurtarılmış Kudüs (Tasso)
• Henriyet (İngiliz)
• Kaybolmuş Cennet (Milton)
• Selçukname (Yazıcıoğlu)
• Üç Şehitler Destanı, Yedi Memetler Destanı, Fetih Destanı, Malazgirt Ulaması (Fazıl Hüsnü DAĞLARCA)
• İstiklal Destanı (Arif Hikmet PAR)
• Maraş’ın ve Ökkeş’in Destanı (Gülten Akın)
Destanların Özellikleri:
1. Anonim ve sözlü ürünlerdir.
2. İlk başta manzum olarak daha sonra manzum-nesir karışık yazılmıştır.
3. Olağan ve olağanüstü olaylar yan yanadır.
4. Destanlarda konu, yer ve zaman masal ve roman arasındadır.
5. Tanrı, yarı tanrı, insan olmak üzere üç tip kahraman vardır.
6. Çevre belli belirsizdir. Türk destanlarında dağ, ırmak, orman vb. yerler geçer.
7. En çok işlenen tema yiğitlik ve yurt sevgisidir.
8. Sıfatlar ve benzetmemler çoğunluktadır. Abartma ve gösterişli cümleler vardır.
TÜRK DESTANLARI :
İslamiyet’ten Önceki Türk Destanları
1. Yaratılış Destanı
2. Saka Destanları
• Alp Er Tunga Destanı
• Şu Destanı
3. Hun-Oğuz Destanları
• Oğuz Kağan Destanı
• Attila Destanı
4. Göktürk Destanları
• Ergenekon Destanı
• Bozkurt Destanı
5. Siyenpi Destanları
6. Uygur Destanları
• Türeyiş Destanı
• Mani Dinini Kabulü Destanı
• Göç Destanı
İslamiyet’ten Sonraki Türk Destanları
1. Manas Destanı
2. Cengiz Han Destanı
3. Timur Destanı
4. Seyit Battal Gazi Destanı
5. Danişment Gazi Destanı
6. Köroğlu Destanı
MASAL
Olağanüstü olaylarla örülü, olağanüstü varlık ve kişilerin başlarından geçen, zaman ve yer kavramları belli olmayan ilgi çekici edebi metinlere masal denir.
Masallar anlatılan geçmiş zamanla anlatılır. Masalların başında, sonunda ortasında, uygun yerlerinde yerine göre uzun, yerine göre kısa kalıplaşmış sözler vardır. Bunlara masal tekerlemesi denir. İki çeşit masal vardır:
1. Halk Masalları: Kaynağı, yaratıcısı bilinmeyen maslardır. Toplumun geleneklerini, düşünüş tarzını, zevkini sözlü olarak kuşaktan kuşağa bildirir.
2. Sanatlı Masallar: Yazarı, yaratıcısı bilinen masallardır. Bir düşünceyi ortaya koymak, toplumun aksaklıklarını belirtmek için yazılan masallardır.
Masal Ögeleri
1. Olay: Gerçek dışı ve olağanüstü bir plan üzerine kurulu, olay ya da olaylar bütünüdür.
2. Kişiler: İnsan, hayvan; cin, peri, dev gibi hayali yaratıklardır.
3. Yer: Gerçek dışı yerlerdir. Kaf Dağı, Yedi Derya Adası…
4. Zaman: Bilinmeyen bir zamandır. Masal başı tekerlemeleriyle bu bilinmezlik ortaya konur. “Bir varmış bir yokmuş…” “Evvel zaman içinde…”
5. Dil ve Anlatım: Masallar sözlü ürünlerdir. Masalların anlatımı önemlidir. Çünkü dinleyeni masal dünyasına çekebilmek anlatıcının ustalığına bağlıdır. Masalların dili, halkın konuştuğu dildir.
Masalın Bölümleri
1. Döşeme: Masala giriş bölümüdür.
2. Olay: Giriş, gelişme, sonuç bölümlerini içine alır.
3. Dilek: Masalın güzel bir sonuca bağlandığı bölümdür.
HALK HİKAYESİ
Birtakım tarihî şahsiyetlerin, âşıkların, halk arasında ünlü olmuş kahramanların serüvenlerini anlatan hikâyelerdir. Nazım-nesir karışıktır. Konuşmalar nazım, anlatımlar nesirledir. Destan geleneğinden hikaye geleneğine geçişi temsil eder. Fakat halk hikâyelerinde, düz yazı bölümleri destanlara oranla daha fazladır. Dede Korkut Hikayeleri, destan ve halk hikayesi öğelerini barındırması yönünden güzel bir örnektir.
Orta Asya’da başlayan halk hikayeciliği geleneği, varlığını Anadolu’da sürdürmüştür. Halk arasında ortaya çıkan ve anlatma esasına dayalı bu hikayelerde anlatıcı ozandır. Ozanlar hikayeleri bağlama eşliğinde anlatır.
Halk hikayelerinin bazıları kahramanlık bazıları da aşk konuludur. Kerem ile Aslı, Arzu ile Kamber, Aşık Garip… halk hikayelerinden bazılarıdır.
MESNEVÎ
Divan edebiyatı şiir geleneği içinde oluşan mesnevîler, günümüzün roman ve modern öykü ihtiyacını karşılayan metinlerdir. Beyit sayıları sınırsızdır. Aruz ölçüsünün kısa kalıplarıyla yazılır ve her beyit kendi arasında uyaklıdır. (aa, bb, cc, dd…) bu özelliklerinde dolayı uzun manzum eserler yazılmasına imkân sağlar. Bir şairin, yazdığı beş ayrı mesnevîyi bir araya getirdiği esere hamse denir. Türk edebiyatında ilk uzun mesnevî, 11.yy.’da Yusuf Has Hacip tarafından yazılan 6645 beyitlik Kutadgu Bilig adlı eserdir.Türk edebiyatında yazılan en uzun mesnevi ise Mevlana’nın 25618 beyitlik Mesnevî isimli eseridir.13.yy.’lın sonunda Şeyyad Hamza’nın 1529 beyitlik Yusuf u Züleyha adlı eseri edebiyatımızda maddi aşkı konu alan ilk mesnevidir. Mesnevîler konularına göre ayrılır. Konularına ve seçkin örneklerine göre mesnevîler aşağıda verilmiştir.
• Aşk konulu mesnevîler: Leylâ ile Mecnun (Fuzûlî), Yusuf İle Zeliha (Şeyyad Hamza)
• Dinî konulu mesnevîler: Mesnevî (Mevlânâ), Hüsn ü Aşk (Şeyh Galip)
• Didaktik mesnevîler: Risaletün Nushiyeye (Yunus Emre), Kutadgu Bilig (Yusuf Has Hacip), Nâbi (Hayriye)
• Savaş ve kahramanlık mesnevîleri
• Şehir tarihlerini anlatan mesneviler (şehrengizler) : Şehrengiz-i Bursa (Lamiî)
• Eleştiri (yergi, hiciv) içerikli mesnevîler: Harname (Şeyhi)
MANZUM HİKAYE
Gerçek ya da tasarlanmış bir olayın, öğüt verme amacıyla öykülendiği manzum eserlere denir. Günlük yaşamdaki olayları kişilerin başından geçenleri serim, düğüm ve çözüm dizgesi içinde veren bu metinler, Tanzimatla birlikte edebiyatımıza girmiştir. Bu tür edebiyatımızdaki en güzel örnekleri, Tevfik Fikret ve Mehmet Akif ERSOY tarafından verilmiştir.
Mesnevînin bir uzantısı olarak düşünülebilecek bu metinler, mesnevîler kadar uzun olmayışlarıyla mesnevîlerden ayrılırken; kullanılan uyak sistemi (aa, bb, cc, dd…) yönünden mesnevîlerle benzeşir. Bu türdeki en önemli eserler Mehmet Akif ERSOY’un Küfe, Seyfi Baba ve Hasta adlı manzum hikayelerdir.
HİKAYE
Yaşanmış ya da yaşanması mümkün olay veya durumları şahıs, zaman ve mekana bağlı olarak anlatan kısa edebi eserlere hikaye denir.Romanlardan daha kısa olan öyküler, daha çok tek bir olay, ya da durum etrafında şekillenir. Buna bağlı olarak da şahıs kadrosu, zaman, mekan yönünden sınırlıdır. Olaylar belli akıcılıkla, merak duygusunu canlı tutacak şekilde sunulur. Bu, bir anlatıcı tarafından yapılır. Anlatıcı, yazarın konuşturduğu ve romanın dışında yer alan biri de (üçüncü kişili anlatım) olabilir. Romanın içindeki kahramanlardan biri de (birinci kişili anlatım). Hikaye seri, düğüm ve çözüm bölümlerinden oluşur. İki çeşit hikaye vardır:
1. Olay Öyküsü : Olaya dayalı hikayelerdir. Bu tarz hikayelerde olay örgüsü şahıs, zaman ve mekan unsurlarına bağlı olarak serim, düğüm ve çözüm zinciri içinde verilir. Olay bir ya da birkaç kahraman çevresinde gelişir ve sürükleyicilik ögesi öne çıkar. Bu teknik Fransız yazar Guy de MAUPASSANT (Guy Dö Mopasan) tarafından geliştirildiği için maupassant tarzı öykü de denir. Türk edebiyatındaki temsilcisi Ömer Seyfettin’dir.
2. Durum Öyküsü : Herhangi bir olaya dayanmadan yalnızca hayatın kısa bir kesitinin anlatıldığı hikaleyelere durum hikayesi denir.Bu tür öykülerde merak ögesi ikinci plandadır. Kişisel ve sosyal düşünceler, duygu ve hayaller ön plandadır. Kişilerin yaşam şartları yer ve zaman anlatılmaz sezdirilir. Bu teknik Rus yazar Anton ÇEHOV tarafından geliştirildiği için çehov tarzı öykü de denir Türk edebiyatındaki temsilcisi Sait Faik ABASIYANIK’tır.
Dünya edebiyatında ilk hikaye örneğini Boccacio (Bokasyo) Decameron Hikayeleri ile vermiştir. Voltaire hikayelere ilk kez insan dışı yaratıklar ve olmayacak olaylar eklemiştir. Alphonse DAUDET (Alfons Dode) ve Guy de MAUPASSANT ilk realist romanı yazmışlardır. Mizahî öyküleri ile Mark TWAİN (Mark Tveyn), O. HENRY (O. Henri), John STEİNBECK ve Anton ÇEHOV ün kazanmıştır.
Biz de ise ilk öykü denemesi Emin Nihat’ın Müsameretnâme’sidir. Batılı anlamdaki ilk öyküyü Ahmet Mithat Efendi Letaif-i Rivâyât adlı eseriyle vermiştir. Samipaşazade Sezai Küçük Şeyler ile Nabizade Nazım da Karabibik adlı eserleriyle bu türün ilk örneklerini vermişlerdir. Sonraları Halit Ziya UŞAKLIGİL, Mehmet RAUF, Hüseyin Cahit YALÇIN gibi yazarlar hikayenin ilk olgun örneklerini vermişlerdir. Bunların yanında Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU, Ömer Seyfettin, Reşat Nuri GÜNTEKİN, Hüseyin Rahmi GÜRPINAR, Sat Faik ABASIYANIK, Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Haldun Taner, Memduh Şevket ESENDAL, Sevinç ÇOKUM, Orhan Kemal, Halikarnas Balıkçısı, Adalet AĞAOĞLU, Necati CUMALI gibi yazarlar bu türde eserler vermişlerdir.
ROMAN
Yaşanmış ya da yaşanması mümkün olay veya durumları şahıs, zaman ve mekana bağlı olarak anlatan uzun edebi eserlere roman denir.Roman da plan hikayede olduğu gibi serim (giriş), düğüm (gelişme), çözüm (sonuç) bölümlerinden oluşur. Konu ve temalarına göre romanlar; sosyal roman, tarihî roman, macera romanı (polisiye ve fantastik), tahlil (çözümleme) romanı, gerçekçi roman, mizahî roman, biyografik roman olarak ayrılırlar. Edebî akımların etkisine göre ise realist, klasik, romantik roman olarak ayrılır.
Bugünkü roman ve öyküyü anımsatan ilk eser Giovanni Boccacio (Ciovanni Bokayssio) nun yazdığı yüz küçük öyküden oluşan Dekameron’dur. Roman türünü ilk modern örneği sayılabilecek eser 16. yy. sonlarına doğru İspanya’dan Miguel de Cervantes (Mişel Dö Servantes)İn yazdığı Don Kişot’tur.
Bizde roman Tanzimat’la beraber edebiyatımıza çeviri yoluyla girmiştir. İlk çeviri ise Yusuf Kâmil paşanın Fenelon’dan yaptığı Terceme-i Telemak’tır. Aynı zamanda Mağdurun Hikayesi (Victor Hugo-Sefiller), Hikaye-i Robenson (Daniel Defoe-Robenson Crusoe) adlı çevirileri de vardır.
Türk edebiyatında ilk roman örneği, Şemsettin Sami’nin yazdığı Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat adlı eseridir. İlk edebî romanımız ise Namık Kemal’in İntibah (sergüzeşt-i Ali Bey), ilk köy romanımız Nabizade Nazım’ın Karabibik, ilk natüralist roman yine Nabizade Nazım’ın Zehra, ilk realist roman Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası adlı eserleridir. Tanzimat döneminde yazılan bu eserlerin yanında Sami Paşazade Sezai’nin Sergüzeşt ve Ahmet Mithat Efendi’nin Hasan Mellâh, Hüseyin Fellâh adlı eserini de unutmamak gerek.
Batılı anlamda ilk roman Servet-i Fünûn döneminde Halit Ziya UŞAKLIGİL’le beraber yazılmaya başlanmıştır. Yazarın Aşk-ı Memnu ile Mai ve Siyah adlı eserleri modern Türk romanın başlangıç eserleri sayılır. Aşk-ı Memnu Batılı anlamdaki ilk romanımızdır. Aynı zamanda yine Servet-i Fünûn döneminde Mehmet Rauf tarafından yazılan Eylül adlı roman ilk psikolojik romanımızdır.
TÜRLERİN KARŞILAŞTIRMASI:
Masal ile Destan Arasındaki Benzerlikler :
1. Her iki türde de olağanüstü kahramanlar ve olaylar vardır.
2. Her ikisi de anonimdir.
3. Asıl kahramanlar ön plandadır. Kahraman; gücü, kuvveti temsil eder, her zaman doğruyu yapar.
4. Her iki türde de benzer motifler vardır. Rüya, aksakallı ihtiyar, kırklar (3- 7 – 40) motifleri gibi benzer motifler vardır.
Masal ile Destan Arasındaki Farklılıklar :
1. Masal hayâl mahsulüdür. Destanlarda ise olağanüstü olaylarla gerçek olaylar birleştirilmiştir.
2. Destanlarda zaman ve mekân kavramı belirlidir. Masallarda ise belli değildir.
3. Destanların hususî anlatıcıları vardır. Manzumdurlar (zamanla nesir hâline gelmişlerdir) saz eşliğinde söylenirler. Masalların da hususî anlatıcıları vardır, nesir şeklindedirler. Saz eşliğinde söylenmezler.
4. Masallarda amaç bir ders vermektir. Destanlardaki amaç ise bir milletin geçmişini anlatmaktır.
Destan ile Halk Hikayesi Arasındaki Benzerlikler :
1. Her ikisinde de olağanüstü olaylar vardır.
2. Her ikisi de anonim ve sözlü ürünlerdir
3. Destanlar ilk başlarda manzum söylenmişlerse de daha sonra manzum mensur karışık söylenmiştir.
4. Her ikisi de bağlama ila ozanlar içinde söylenmiştir.

Destan ile Halk Hikayesi Arasındaki Farklılıklar :
1. Destanlar daha çok kahramanlık konusunda yazılmıştır. Tüm milleti ilgilendiren olaylar konu edilir. Halk hikayelerinde kahramanlık konusu çok az işlenmiştir. Halk hikayelerinde ise en çok aşk konusu işlenmiştir.
2. Destanlardaki manzum kısımlar halk hikayelerine göre daha fazladır
3. Halk hikayelerinde anlatımlar nesirle (düzyazıyla), konuşmalar nazımla (şiirle) ifade edilmiştir. Destanlarda böyle bir gaye yoktur.
Hikaye ile Roman Arasındaki Benzerlikler
1. Her ikisinin de yazarı bellidir.
2. Her ikisinde de giriş, gelişme ve sonuç bölümleri vardır.
3. Her ikisinde de gerçek veya gerçeğe yakın olaylar anlatılır.
4. Her ikisinde de olağanüstü özelliklere sahip olmayan, normal yapıda kahramanlar (kişiler) vardır.
5. Her ikisinde de olayların geçtiği zaman ve mekan bellidir.
Hikaye ile Roman Arasındaki Farklar
1. Hikaye kısa ve orta uzunlukta bir yazı türüdür. Roman ise uzundur.
2. Hikayede kişi sayısı romana göre daha azdır.
3. Hikayede genellikle bir tek olay anlatılırken, romanda birbirine bağlı olaylar anlatılır.
4. Hikayede olaylar kısa bir zamanı kapsar, romanda ise genellikle uzun bir zaman söz konusudur.
5. Romanlarda olayın geçtiği dönemin siyasi, sosyal, tarih durumu hakkında bilgi edinilir. Bu durum hikayelerde pek yoktur.
6. Hikayelerde sınırlı bir mekan söz konusudur. Romanlarda ise olaylar daha geniş bir coğrafyada meydana gelir.

ŞİİRDE YORUM

Metnin özünde herhangi bir değişikliğe gitmeden okuyucunun değişen ölçütlerine, kültürüne, zevkine ve bilgi birikimine, içinde bulunduğu bağlama göre metni yeniden değerlendirmesine yorum denir.

Anlam, iletişim sırasında iletinin alıcıda uyandırdığı her türlü etkidir.Her anlam bir bağlamda oluşur ve farklı bağlamlarda farklı algılanabilir.Her şiirin anlamı birbirinden farklıdır ve şiiri her okuyan farklı bir şekilde anlamlandırır.Bir şiirin çeşitli zamanlarda, farklı kişilerce değişik yorumlanabilmesi şiirin çok anlamlılığındandır.Okurun bilgi, kültür seviyesi, zevk ve anlayışı, ruh hâli, yaşı, yaşadığı ortamı şiiri farklı anlamlandırmasında etkilidir.

Bir şiiri yorumlarken şunlara dikkat etmek gerekir:
-Şiirin yazıldığı dönemin şartlarına,
-Şairin edebî kişiliğine,
-Şairin bağlı olduğu geleneğin özelliklerine,
-Şiirin çok anlamlı olduğuna.

Şiirler çok anlamlılığını sözcüklere yüklenen yeni anlamlarla kazanır. Bu şekilde farklı yorumlanabilen, yoruma açık metinlere “açık metin” denir. Açık metinlerde, duygu, düşünce, olay ayrıntılarıyla anlatılmaz, boşluklar bırakılır; okuyucu bu boşlukları kendi istek ve beklentilerine göre yorumlar. Yorumlama yapılırken şiiri meydana getiren parçalar arasında ilişki kurulmalı, her parçanın bütün içindeki işlevi belirlenmelidir.

MEHLİKA SULTAN

Mehlika Sultan’a aşık yedi genç
Gece şehrin kapısından çıktı:
Mehlika Sultan’a aşık yedi genç
Kara sevdalı birer aşıktı.

Bir hayalet gibi dünya güzeli
Girdiğinden beri rü’yalarına;
Hepsi meşhur, o muamma güzeli
Gittiler görmeye Kaf dağlarına.

Hepsi, sırtında aba, günlerce
Gittiler içleri hicranla dolu;
Her günün ufkunu sardıkça gece
Dediler: ”Belki bu son akşamdır”

Bu emel gurbetinin yoktur ucu;
Daima yollar uzar, kalp üzülür:
Ömrü oldukça yürür her yolcu,
Varmadan menzile bir yerde ölür.

Mehlika’nın kara sevdalıları
Vardılar cikrigi yok bir kuyuya,
Mehlika’nın kara sevdalıları
Baktılar korkulu gözlerle suya.

Gördüler: ”Aynada bir gizli cihan..
Ufku çepçevre ölüm servileri…..”
Sandılar doğdu içinden bir an
O, uzun gözlu, uzun saçlı peri.

Bu hazin yolcuların en küçüğü
Bir zaman baktı o viran kuyuya.
Ve neden sonra gümüş bir yüzüğü
Parmağından sıyırıp attı suya.

Su çekilmiş gibi rü’ya oldu!..
Erdiler yolculuğun son demine;
Bir hayal alemi peyda oldu
Göçtüler hep o hayal alemine.

Mehlika Sultan’a aşık yedi genç
Seneler geçti, henüz gelmediler;
Mehlika Sultan’a aşık yedi genç
Oradan gelmeyecekmiş dediler!..
YAHYA KEMAL BEYATLI

Yukarıdaki şiirde Mehlika Sultan hayali bir sevgilidir; hayatta ulaşılması çok güç olan hedefleri sembolize eder. Mehlika Sultana aşık olan yedi genç ona ulaşmak için uzun bir yolculuğa çıkar, sevgilinin oturduğu yere (Kaf Dağı’na) giderler, hepsi onun güzelliğinden büyülenmişlerdir. Bu yolculukta zaman zaman ümitsizliğe kapılırlar; zaman zaman ona yaklaşırlar. Çıkrıksız bir kuyuya varırlar. Korkulu gözlerle kuyuya bakarlar; bir an hedeflerine ulaştıklarını düşünürler. içlerinden en küçüğü parmağından yüzüğü çıkartır ve kuyuya atar. Önlerindeki gizli, büyülü dünya birden kaybolur; kendileri de bu hayal aleminde yok olurlar.Şiiirde geçen “muamma güzel” kişinin istekleri, yüce ülküleri; “çıkrığı yok kuyu” ölümü ifade eder.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Eski Dünya, Yeni Dünya bütün akvam-ı beşer

Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.

 

Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,

Osrtralya’yla beraber bakıyorsun; Kanada!

 

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk.

Sade bir hadise var ortada : Vahşetler denk.

Bu dizelerde ‘’Eski Dünya, yeni Dünya, mahşer, cihan’’ ile yedi iklim, kum gibi kaynamak, karşında durmak’’kelime ve kelime grupları Çanakkale Savaşı sırasında Türk ordusunun karşısında âdeta bütün dünya ordularının bulunduğunu anlatıyor.Şair, bütün bu kelime kelime gruplarını bir arada kullanarak onlara bir anlam değeri kazandırmış.Ortaya çıkan bu yan değerinin sözlüklerde yer alması elbette ki mümkün değildir.

 

Merdiven

Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden

Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak

Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak

 

Sular sarardı yüzün perde perde solmakta

Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta

 

Eğilmiş arza kanar muttasıl kanar güller

Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller

Sular mı yandı neden tunca benziyor mermer

 

Bu bir lisan-ı hafidir ki ruha dolmakta

Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta

Ahmet Haşim

Merdiven şiirinde Hâşim, insanın hayat merdiveninin basamaklarını birer birer tırmanırken yaşlanmasını ve ölüme doğru olan yolculuğunu çeşitli sembollerle dile getirmiştir.Şiirdeki ‘’güneş renkli yapraklar’’,’’sararan sular’’, ‘’yüzün perde perde solamsı’’, kanayan güller’’,’’kanlı bülbüller’’,’’yanan sular’’hep birer semboldür.Hayat merdivenlerini ağır ağır çıkan insanların, gerdie pek çok hatıra bıraktıklarını ve bu insanların, hayatın sonuna yaklaşmanın verdiği hüzün ve karamsarlıkla gökyüzüne umutsuzca baktıklarını anlatmaktadır.Şair daha sonraki bölümlerde de hayatın akşamını yaşayan yani ömürlerini sonuna yaklaşan insanların ruh hallerini anlatmış; kızıl havaların, kırmızı güllerin, havuzda güneşin yansımasıyla kızaran suların bu insanlara ölümün yaklaşmakta olduğunu hatırlattığını söylemiştir.

TÜRK EDEBİYATINDA KULLANILAN NAZIM BİÇİMLERİ


A) İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK EDEBİYATI

* M.S.VIII. yüzyıla gelinceye kadar Türklerin henüz yazıyı kullanmadıkları dönemdeki edebiyattır.
* Bu dönem edebiyatı, sözlü olarak üretilmiş ve kulaktan kulağa yayılarak varlığını sürdürmüştür.
* Bu dönem edebiyatı müzik eşliğinde (“kopuz” adı verilen sazla) dile getirilmiştir.
* Ölçü, ulusal ölçümüz olan “hece” ölçüsüdür.
* Nazım birimi “dörtlük”tür.
* Dönemine göre arı(sade) bir dili vardır.
* Dizelere genel olarak yarım uyak hakimdir.
* Daha çok doğa, aşk ve ölüm konuları işlenmiştir.
* Bu döneme yönelik elimizdeki en önemli ve eski kaynak Kaşgarlı Mahmut’un “Divan-ı Lügat-it Türk” adlı eseridir.
Kullanılan Nazım Biçimleri:
Koşuk
* “Sığır” denilen sürek avları sırasında söylenen şiirlerdir. * Konusu daha çok doğa, aşk, savaş ve yiğitliktir.
* Bu tür daha sonra Halk edebiyatında “Koşma” adıyla anılmıştır.
Sagu
* Yuğ” adı verilen ölüm törenlerinde, ölen kişilerin erdemlerini ve duyulan acıları dile getiren şiirlerdir.
* Divan edebiyatında “mersiye”;halk edebiyatında “ağıt” ismini almıştır.
Sav
* Dönemin özlü sözleridir.
* Bugünkü atasözlerinin ilk biçimi niteliğindedir.
Destan

Toplumu derinden etkileyen olaylar sonunda halk arasında kendiliğinden oluşan uzun nazım türüdür.
     B) İSLAMİ DEVİR TÜRK EDEBİYATI
1) TÜRK HALK EDEBİYATI

* İslamiyet öncesinden günümüze kadar kesintisiz gelen bir edebiyattır.
* Halk içinde yetişmiş ozanların icra ettiği bir edebiyattır.
* Temelinde sözlü bir gelenek vardır.
* Dili sadedir.
* Dörtlük ve yarım kafiye esaslıdır.
* Hece ölçüsü kullanılmıştır.
* Halkın dertlerini, sevinçlerini, her türlü duygularını işlemektedir.
* Koşma, destan, semai, varsağı, mani, ağıt, türkü, bilmece, atasözü, devriye, şathiye, ilahi, deme gibi çeşitli nazım şekilleri vardır.
* Kendi arasında :
a) Âşık Tarzı Halk Edebiyatı
b) Anonim Halk Edebiyatı
c) Dini-Tasavvufi Halk Edebiyatı olmak üzere 3’e ayrılır.
   a) Âşık Tarzı Halk Edebiyatı :
* İslamiyet’ten önce başlamıştır.
* Bu edebiyatı genellikle “aşık”adı verilen sazlarıyla yazdıklarını besteleyip köy köy dolaşan ozanlar icra etmiştir.
* Hece ölçüsü kullanılmıştır.
* Dili sadedir.
* Nazım birimi dörtlüktür, yarım kafiye kullanılmıştır.
* Son dörtlükte şairin mahlası(adı) kullanılır.
* Aşk, ölüm, gurbet, ayrılık konuları sıklıkla ilenmiştir.
* Coşkulu, lirik bir söylenişi vardır.
Kullanılan Nazım Biçimleri:
Koşma
• Aşk, ayrılık, gurbet,sevgi,doğa,yiğitlik gibi geniş çerçeveli konuların işlendiği bir nazım şaklidir.
• 11’li hece ölçüsüyle yazılır.
• 3 ile 6 dörtlükten oluşur.
• Dili sadedir.
• Kafiye düzeni “abab,cccb,dddb…”şeklindedir.
• Son dörtlükte şairin mahlası bulunur.
• Koşmanın konularına göre “güzelleme, koçaklama, ağıt, taşlama”adlı türleri vardır.
Güzelleme:İnsan ve doğa sevgisinin lirik bir edayla işlendiği koşmalara denir.( Karacaoğlan)
Koçaklama: Savaş, yiğitlik, kahramanlık gibi konuları işleyen koşmalara denir. (Dadaloğlu ve Köroğlu)
Ağıt: Ölen kişinin arkasından duyulan acının ve onun iyiliklerinin işlendiği koşmadır.
Taşlama: Toplumun veya bireylerin aksayan yönlerini eleştiren koşmalara denir. (Seyrani)
Not: Güzelleme, koçaklama, ağıt, taşlama birer nazım türüdür.
Varsağı
• Toros Dağları ve Adana civarında yaşayan “VARSAK” boylarının söyledikleri türkülere denir.
• Kafiye düzeni koşma gibidir.
• 4+4 şeklinde 8’li ölçüyle söylenir.
• “BRE, BEHEY, HEY “ nidaları sıklıkla kullanılmıştır.
• En az 3 en fazla 5 dörtlüktür.
• Konu olarak hayattan ve talihten şikayet gibi konular işlenir.
Semai
• Koşma ile aynı konular işlenir.
• Kafiye düzeni koşma ile aynıdır.
• 4 + 4 =8 ‘li ölçüyle yazılır.
• 3–5 dörtlükten oluşur.
• Koşmadan ezgisi,dörtlük sayısı ve ölçüsü bakımından ayrılır.
Destan

• 6+5 ‘li hece ölçüsüyle söylenir.
• Halk edebiyatının en uzun nazım biçimidir.
• Kendine özgü bir söylenişi vardır.
• Kafiye düzeni koşma ile aynıdır.
• Ayaklanma, kıtlık, savaş, hastalık gibi toplumsal konular işlendiği gibi bireysel konuların işlendiği destanlar da vardır.
• Dörtlük sayısında sınırlama yoktur.
b) Anonim Halk Edebiyatı:

* Belli bir sahibi yoktur. Halkın ortak malı olan ürünlerden oluşur.
* Dili sade, akıcı bir halk Türkçesidir.
* Şiirlerde hece ölçüsünün 7’li, 8’li, 11’li kalıpları ağırlıklı olarak kullanılır.
* Şiirlerinin nazım birimi dörtlüktür.
* En çok yarım kafiye kullanılmıştır.. Bazı manilerde cinaslı kafiye görülür.
* Ölüm, aşk, tabiat sevgisi, ayrılık acısı, özlem, yiğitlik, toplumsal aksaklıklar gibi konular işlenir.
* Sözlü geleneğe dayanır.
Kullanılan Nazım Biçimleri:
Türkü

• Kendine özgü bir ezgi ile söylenen nazım biçimidir.
• Genellikle anonimdir,yazarı bilinenleri de zamanla halka mal olmuştur.
• Aşk,tabiat,ayrılık,hasret,gurbet,sevgi,güzellik gibi konular işlenir
• Türküler 8’li(4+4) veya 11’li(4+4+3) hece ölçüsüyle söylenir..
• Türküler iki bölümden oluşur.
1-Bent:Türkünün asıl sözlerinin bulunduğu bölümdür.
2-Kavuştak:Her bendin sonunda tekrarlanan bölümdür. Nakarat ya da bağlama adı da verilir.
Mani
• Hecenin 7’li kalıbıyla söylenirler.
• Bir dörtlükten oluşur.
• Uyak düzeni aaxa şeklindedir.
• İlk iki dize doldurmadır. Asıl konu son iki dizededir.
• Konu sınırlaması yoktur.
• Düz mani,kesik mani,yedekli mani v ecinaslı mani gibi türleri vardır.
Ninni
* Annelerin çocukları uyutmak için belli bir ezgiyle söylediği sözlü edebiyat ürünleridir.
* 7’li,8’li ve 9’lu hece ölçüsüyle söylenir.
* Genellikle dörtlüklerden oluşur.
c) Dinî Tasavvufî Halk Edebiyatı (Tekke Edebiyatı) :

* Hece ölçüsü ağırlıklıdır,az da olsa aruz ölçüsü kullanılmıştır.
* Yarım uyak ve redif sık kullanılmıştır.
* Tasavvuf terimlerinin dışında dil,halkın anlayabileceği nitelikte ve sadedir.
* Saz eşliğinde söylenenler de vardır.
* Allah sevgisi,nefsin öldürülmesi,insan sevgisi,ölüm,Allah’a varış yolları,tasavvuf ilkeleri temel konularıdır.
* Coşkuludur,genellikle didaktik şiirlerden oluşur.
* Nazım birimi dörtlüktür ancak beyitle oluşturulmuş türler de vardır.
Kullanılan Nazım Türleri:
İlahi

* Tekke edebiyatının ana nazım türüdür.
* 8’li hece ölçüsüyle söylenir, 7 ve 11’li de olabilir.
* Fanilik,Allah sevgisi,nefsin öldürülmesi temel konusudur.
* Bu türün en büyük ustası Yunus Emre’dir.

 

Nefes
* 8’li hece ölçüsüyle söylenir.
*İlahilerin konularının Bektaşilerce söylenmesi sonucu ortaya çıkmış türdür.
Deme ( Deyiş )* 8’li hece ölçüsüyle söylenir
* Saz eşliğinde kendine özgü bir makamla söylenir.
Nutuk
Tekke Edebiyatı’nda Pirlerin ve mürşitlerin, tarikata yeni giren müritleri bilgilendirmek tarikat derecelerini ve tarikat adabını öğretmek amacıyla söylenen didaktik şiirlerdir.
Devriye

Evrendeki canlı can¬sız her şey Allah’tan gelmiştir, yine Allah’a döne¬cektir. Bu felsefeyi yansıtan şiirlere Tekke edebi¬yatında devriye denilmiştir.
Şathiye

*Dini ve tasavvufi halk şiirinde genel olarak mizahi manzumelere şathiye adı verilir.
*İnançlardan alaylı bir dille söz eder gibi yazılan şiirlerdir. * Görünüşte saçma sanılan bu sözlerin, yorumlandığında tasavvufla ilgili türlü kavramlara değindiği anlaşılır.
* Bu tür şiirlere genellikle Bektaşi şairlerinde rastlanır.
* Bu türün en tanınmış şairi Kaygusuz Abdal’dır.
Not:Yukarıdaki türler koşma nazım biçimiyle yazıldığı için birer nazım biçimi değil birer nazım türüdür.
2) DİVAN EDEBİYATI ( KLASİK EDEBİYAT)*
Şairler şiirlerini “DİVAN” adını verdikleri bir kitapta topladıkları için bu edebiyatına “Divan Edebiyatı” denilmiştir.Ayrıca “klasik-eski –zümre edebiyatı” da denilir.
* İslamiyet’in kabulünden sonra Türkler yaşamın her alanında Araplardan, Farslardan etkilenmişlerdir. Bu etkileşimin en belirgin olduğu alanların başında edebiyat göze çarpmaktadır.13. yy dan itibaren şair ve yazarlar Fars- Arap etkisine girmeye başlamıştır.
* Dili Arapça, Farsça, Türkçe karışımı olan Osmanlıca’dır.
* Ölçü olarak “aruz ölçüsü”, nazım birimi genellikle beyittir.
* Şiirlerde tam ve zengin uyak kullanılmıştır.
* Anlatılan şey değil, anlatış biçimi ön plandadır.
* Çoğunlukla aşk, şarap, kadın övgü, din, ahlak, tasavvuf konuları işlenmiştir.
* 13.yüzyılda gelişmeye başlamış 16. ve 17. yüzyıllarda en olgun dönemini yaşamış, 19.yüzyılın sonlarına kadar sürmüştür.
* Belli kalıpları olan bir edebiyattır.Duygu ve düşünceler mazmun denilen kavramlarla anlatılır.
* Soyut bir edebiyattır ve toplumsal konulara değinmemiştir.
Kullanılan Nazım Biçimleri:
Divan edebiyatı nazım şekilleri
Dörtlük halindekiler Bent Halinde Beyit halindekiler
Rubai Terci-i bent Gazel
Şarkı Terkib-i bent Kaside
Tuyuğ Mesnevi
Murabba Müstezat
Gazel
* Güzellik, aşk, kadın, şarap gibi konuları işleyen nazım biçimidir.
* Araplarda Farslara onlardan da Türklere geçmiştir.
* Gazelin ilk beytine “matla”son beytine “makta” denir.
* Makta beytinde şairin mahlası(takma adı) kullanılır.
* En güzel beytine “beyt’ül gazel ya da şah beyit” denir.
* Gazelin bütün beyitlerinde aynı konu işleniyorsa buna yek-ahenk gazel denir.
* Bütün beyitler aynı söyleyiş güzelliğine sahip ise buna yek-âvâz gazel denir.
* Kafiye şeması: “aa,ba, ca da…” şeklindedir.
* En az beş en fazla on beş beyitten oluşur.
* Konu birliği yoktur. Her beyit başka bir konudan bahsedebilir.
* Türk edebiyatında Fuzûli,Bâki, Nedim en tanınmış gazel şairleridir.
Kaside
* Din ve devlet büyüklerini övmek amacıyla yazılan şiirlere denir.
* En az 33 en fazla 99 beyitten oluşur.
* Kafiye düzeni gazelle aynıdır.
* İlk beytine matla, son beytine makta, şairin adının bulunduğu beyte taç beyit,en güzel beytine beyt”ül kasid adı verilir.
*Kaside: Nesip- girizgâh- methiye- tegazzül- fahriye- dua bölümlerinden oluşur.
Nesib: Kasidenin giriş bölümüdür.
Girizgah: Konuya giriş niteliğinde olan bölümdür.
Methiye: Övülecek olan kişinin yüceliklerinin sıralandığı bölümdür.
Fahriye: Şairin kendini övdüğü kısımdır.
Tegazzül: Şair bu bölümde bir gazele yer verir.
Dua: Övülen kişinin başarısı için Allah’a dua edilir.
Konularına Göre Kasideler
Tevhid:Allah’ın birliğini anlatan kasidelere denir.
Münacat:Allah’a dua etmek ve yalvarmak için yazılanlara denir.
Methiye:Herhangi bir şahsı övmek için yazılanlar denir.
Naat:Peygamberleri övmek için yazılanlara denir.
Hicviye:Birini eleştirmek için yazılanlara denir.
Mersiye:Ölen birinin arkasından yazılanlara denir.
Edebiyatımızda kaside türünün en güzel örneklerini Nef’i vermiştir. Onun Siham-ı Kaza adlı eseri bu türün en meşhur örneğidir.
Mesnevi
* Beyit sayısı sınırsızdır.
*Konu sınırlaması yoktur. Genellikle savaş, aşk,tarihi olaylar,dinî olaylar gibi konular işlenir.
* Mesneviler o dönemde roman ve hikaye türünün yerini tutuyordu.
* Her beyit kendi arasında kafiyelidir.
* Uyak düzeni aa, bb,cc,dd,ee,… şeklinde devam eder.
* Beş mesneviden oluşan eserlere “hamse” denir.
* Bir şehrin güzelliğini anlatan mesnevilere şehrengiz denir.
* Türk edebiyatındaki ünlü mesneviler şunlardır:
Kutadgu Bilig (İlk mesnevi – Öğüt)
Fuzuli- Leyla ile Mecnun (Aşk)
Şeyh Galip- Hüsm ü Aşk (Aşk)
Şeyhi-Harname (Eleştiri)
Ahmedi-İskendername (Tarih)
Nabi- Hayrabat (Öğüt)
Süleyman Çelebi- Vesiletü’n-Necat (Mevlid) (Dini)
Mevlana- Mesnevi (Öğüt)
Müstezat

* Gazelin özel bir biçimine denir.
* Uzun dizelere kısa bir dize eklenerek yazılır.
* Uzun ve kısa dizeler gazel gibi kendi aralarında uyaklanır-lar. Kısa dizelere “ziyade” adı verilir.
Rubai

* Kafiyelenişi aaxa şeklindedir.Tek dörtlükten oluşur.
* Aruzun belli kalıplarıyla yazılır.
* Hayatın anlamı ve hayat felsefesi,dünyanın nimetlerinden yararlanma ve ölüm gibi konular işlenmiştir.
* İran edebiyatına ait olan bu türün en büyük şairi Ömer Hayyam’dır.
* Türkçe rubailerin en güzel örneklerini Yahya Kemal vermiştir.
Tuyuğ

* Divan edebiyatına Türklerin kazandırdığı bir nazım şeklidir.
* Yak düzeni rubai gibidir.Tek dörtlükten oluşur.
* Felsefi konular işlenmektedir.
* Kadı Burhanettin’in tuyuğları meşhurdur.
Şarkı
* Besteyle okunmak için yazılan ve dörtlüklerden oluşan nazım biçimidir.
* Dörtlük sayısı 3ile 5 arasında değişir.
* Birinci dörtlükte 2. ve 4. dizeler diğer dörtlüklerde 4. dizeler aynen tekrarlanır. Buna nakarat denir.
* Türklerin divan edebiyatına kazandırdığı bir türdür.
* Aşk ,sevgi,günlük hayat gibi konular işlenir.
* Halk deyişlerine ve söyleyişlerine yer verilir.
* Şarkı türünün ilk kullanıcısı ve en önemli temsilcisi Nedim’dir.
Murabba
* Dört dizelik kıtalardan oluşur.
* Bent sayısı 3-7 arasında değişir.
* Her konuda yazılır.
Terkib-i Bent* Bentlerle kurulmuş olan bir nazım şeklidir.
* Her bent 7 ile 10 beyitten oluşur.
* Bent sayısı 5 ile 15 arasındadır.
* Bentleri birbirine bağlayan beyitlere vasıta beyti denir.
* Şairin toplumsal ve felsefi konulardaki düşünceleri konu olarak işlenir.
* Terkib-i Bent türünün en önemli ismi Bağdatlı Ruhi’dir.
* Türk edebiyatında bu türün en önemli ismi Ziya Paşa’dır.
Terci-i Bent* Terkib-i bente benzer. Yalnız burada bentler arasındaki vasıta beyti aynen tekrarlanır.
* Konu olarak daha çok Allah’ın kudreti,kainatın sırları ve kainatın zıtlıkları gibi konulara yer verilir.
* Bu türün de Türk edebiyatındaki en önemli temsilcisi Ziya Paşa’dır.

C ) BATI ETKİSİNDE GELİŞEN TÜRK EDEBİYATI
1 .Tanzimat Edebiyatı
2. Servet-iFünun Edebiyatı
3. Fecr-i Ati Edebiyatı
4. Milli Edebiyat
5. Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı
Kullanılan Nazım Biçimleri:

Sone
* İlkin İtalyan edebiyatında görülen, Türk şiirinde az görülen, iki dört dizeli ve iki üç dizeli bölüm olmak üzere 14 dizeden oluşan nazım biçimidir.
* Uyak örgüsü şöyledir: abba ccd ede.
* Sone nazım şeklini Türk edebiyatında ilk olarak Servet-i Fünun şairleri kullanmıştır.
Terza-Rima
* Üç dizelik bendlerle kurulu İtalyan nazım biçimi.
* Dize kümelenişi ve kafiye düzeni şöyledir: aba bcb cçc ded… e
* Dante’nin “İlahi Komedya”sının bu biçimle yazılmış olması, terza – rima’nın yaygınlık kazanmasını sağlamıştır.
* Terza-rima, Türk edebiyatında ilkin Servet-i Fünun döneminde bir tek şiirde (Tevfik Fikret’in Şehrâyîn) denenmiş (1899); İkinci Meşrutiyet’ten (1908) sonra zaman zaman kullanılmışsa da, yaygınlık kazanmamıştır.
Serbest Müstezat* 19. Yüzyıl sonlarında özellikle Servet-i Fünun’cuların geliştirdikleri bir nazım biçimidir.
* Divan şiirindeki müstezattan farklı özellikleri vardır. * Klasik nazım biçimlerinden ve tek ölçünün bir örneklili-ğinden kurtuluş yeni biçimler ve ahenkler yaratmak düşüncesiyle oluşturulan bu biçim, serbest nazıma geçişte bir aşama olmuştur.
Mensur Şiir* 19. yüzyılın yarısında Fransa’da doğmuştur. * Şinasi’nin Fransız edebiyatından yaptığı çeviriler, mensur şiirin ilk örnekleridir.
* Mehmet Rauf’un “Siyah İnciler”i, Yakup Kadri’nin “Okun Ucunda, Erenlerin Bağından” adlı yapıtları mensur şiir türünden ürünlerdir.
* Ölçü ve uyağa başvurulmaz.
* Duygu ve hayallerin düzyazı biçimiyle şiirsel anlatılma-sıdır.
* Bu yazılarda iç ahenk önemlidir. Servet-i Fununcular tarafından kullanılmış, fazla yaygınlaşmamıştır.
Serbest Nazım (Şiir)* Ölçüsüz ve uyaksız yazılan, belli kurallara bağlı olmayan şiirlerdir.
* Türk edebiyatında serbest nazım, cumhuriyetten sonra gelişmiştir.
* Serbest nazmın ilk örneklerini Nazım Hikmet vermiştir.

ŞİİRDE YAPIŞİİRDE YAPI

Şiirin yapısı anlam ve ses kaynaşmasından oluşur. Anlam ve ses kaynaşmasından oluşan nazım birimlerine beyit, kıt’a, bent, mısra gibi isimler verilir. Dize, beyit, dörtlük gibi birimlerle ölçü, kafiye düzeni, tema ve imgeler belli bir bütün oluşturarak şiirde yapıyı meydana getirir.
Nazım biçimi:
Bir şiirde dizelerin kümelenişinden, uyakların sıralanış düzeninden ve ölçü özelliklerinden doğan örgüye denir. Nazım biçimlerini belirlemede en temel ölçüt nazım birimidir.
Nazım türü:
Bir şiirin konusuna göre aldığı addır.

Örneğin: “Koşma “nazım  şekli, koçaklama ise nazım türüdür.
Nazım birimi: Bir manzumede anlam bütünlüğü taşıyan en küçük parçaya nazım birimi denir. Duygu ve düşüncelerin anlamı, nazım birimi içerisinde tamamlanır. Halk şiirinde nazım birimi dörtlük, divan şiirinde beyittir. Çağdaş türk şiirinde ise dize, nazım birimi olarak kullanılmaktadır.

Türk edebiyatında kullanılan nazım birimleri şunlardır:

Mısra (Dize):
Bir şiirin her bir satırına dize denir.

“Ben gidersem sazım sen kal dünyada”

Âşık Veysel

Mısra-ı berceste:Bir nazım parçası içinde yer alan ve atasözü gibi dillerde dolaşmaya başlayan bir tek mısralara ise mısra-ı berceste denir.

“Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş”

Baki

Mısra-ı azade:Herhangi bir nazım parçası içersinde yer almayan ancak atasözü gibi dillerde dolaşmaya başlayan mısralara denir.

‘’Müdhikat-i dehre ben ölsem bile tasvirim güler.’’
Beyit:
İki dizeden oluşan nazım birimine beyit denir.
Ör:
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi
Kanuni Sultan Süleyman
Kıt’a(Dörtlük):
Dört dizeden oluşan nazım birimine kıt’a veya dörtlük denir.
Ör: Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim:
Yeryüzünde yer beğen!

Nereye dikilmek istersen,

Seni oraya dikeyim!
Arif Nihat Asya
Bent:
İkilik ve dörtlük dışında kalan 3,5,7 veya daha fazla eşit satıdaki dizelerden oluşan nazım
birimine bent denir.
Bugün Cuma,
Büyük annemi hatırlıyorum;

Dolayısıyla çocukluğumu;

Uzun olsaydı o günler!
Yere düşen ekmek parçasını;
Öpüp başıma götürdüğüm günler!

ŞİİRDE GERÇEKLİK VE ANLAM

 

İnsanlar, gerçek hayatta var olan nesneleri, olayları duyu organlarıyla algılar; bu algılama insan bilincinde çeşitli işlemlerden geçer ve bire­ye göre farklı şekillere, durumlara dönüşür. Böylece “imge” oluşur.

Şiirde bütün imgeler, gücünü gerçeklikten alır.Hayatın önemli bir bölümünde, yaşanan gerçeklik nesnel bir yaklaşımla olduğu gibi aktarılır.Şiirde ve sanatta gerçeklik dönüştürülür ve olduğundan farklı bir biçimde yansıtılır.Şiirde gerçeklik bilimde, sanatta, tarihte ve gündelik hayattakinden oldukça farklıdır.

İmgenin oluşumunda yani gerçekliğin dönüştürülmesinde bireyin yaşa­dıkları, sezgileri, tasarıları, kültürü, anlayış ve algılayışındaki farklılık­lar etkilidir.

Birey, günlük hayatta kullandığımız dil göstergelerine, günlük hayatta gerçekliği olan dil ifadelerine yeni anlamlar yükleyerek gerçekliği dö­nüştürür.Dönüşen ve değişen bu gerçeklik her okuru farklı boyutlarda etkiler. Bu etki ise okurun yaşına, eğitim ve kültür seviyesine, hayallerine, izlenimlerine, içinde bulunduğu duruma ve döneme göre değişir.

Aynı gerçeklik, farklı sanatçıların elinde farklı şekillere dönüşür. Böy­lece şiirsel gerçeklik oluşur.

Günlük dil ile şiir dili arasındaki temel farklılık, gerçekliğin ifade ediliş biçimidir.Ses ile imge, şiirsel gerçekliğin ifade araçları arasında yer alır.Gerçeklik ifade edilirken dil göstergeleri yeni ve değişik anlamlar kazanır.Bunun sonucunda şiir dili otaya çıkar.Şiirde düz yazıdan farklı olarak gösterme ve ileti arka planda, çağrıştırma ise ön plandadır.Bu sebeple şiirdeki kelimeler gerçek anlamlarından sıyrılarak farklı anlamlar çağrıştırır.Şiir dili çağrışımlara açık olduğundan şair, dili şiirsel işleviyle kullanır.

 

   “Bu şeker kaç para?” “On lira”

   “Bu akşam çok eğlendim.”

   “Köşkün muazzam bir Boğaz manzarası var.” ifadelerinde “on lira, eğlen­mek, köşk” sözcükleri gerçek anlamlarıyla kullanılmıştır.

      “Güzelliğin on par’etmez

      Bu bendeki aşk olmasa

      Eğlenecek yer bulamaz

     Gönlümdeki köşk olmasa

                   Âşık Veysel

Dörtlükte ise on para etmek, “değerinin az olması“; “eğlenmek”, oyalan­mak, vakit geçirmek, teselli olmak”; köşk, “gönlün en güzel yeri, sevgilinin içinde bulunduğu yer” anlamlarında kullanılmıştır.

 

  • Dörtlüğün her okuyucuda çağrıştırdıkları farklıdır. Çünkü şiirde yan anlamlar, mecaz anlamlar vardır. Bu anlamlar, yoruma açıktır.
  • Şiirde dil şiirsel işleviyle kullanılmıştır.

 

Örnek şiir incelemeleri:

Karlı dağların başında
Salkım salkım olan bulut
Saçın çözüp benim için
Yaşın yaşın ağlar mısın?
Görüldüğü üzere Yunus Emre bu şiirinde doğal gerçekliğe ait sözcükleri kendi imgeleminde yeniden yoğurarak şiir gerçekliğine ulaşmıştır.Buna göre bulutların yağmurlarını bırakması, şairin derdiyle dertlenen bir kadına benzetilerek saçını çözmek fiiliyle özdeşleştirilmiş ve yağmurun yağması içli içli ağlama imgesine dönüştürülmüştür.Bu imgenin doğmasında Yunus’un eşsiz hayal gücü(imgelem) vardır.Yoksa kullanılan sözcükler doğal dilde kullanılan sözcüklerden farklı değildir.

Halk şiiri örneği (17. yüzyıl)

SEMAİ

Bugün ben bir güzel gördüm

Bakar cennet sarayından

Kamaştı gözümün nuru

Onun hüsn ü cemalinden

 

Salındı bahçeye girdi

Çiçekler selama durdu

Mor menekşe boyun eğdi

Gül kızardı hicabından

         Ercişli Emrah

“Bu gün ben bir güzel gördüm.” ifadesi yaşadığımız dünyada gerçekliği olan şeylerdir. Günlük hayatta birçok güzel görmek mümkündür.

“Bakar cennet sarayından.” Güzel bir kız cennetteki bir saraydan bakamaz, evinin penceresinden bakar, ancak şair bu gerçekliği dönüş­türerek, sevgilisini cennetteki hurilere, evini de cennetteki saraylara benzetmiştir.

 

“Kamaştı gözümün nuru

Onun hüsn ü cemalinden”

Sevgilinin güzel olması gerçek hayatta olabilecek bir ifadedir; ancak güzelliğin çokluğundan gözlerin kamaşması gerçekliğin dönüştürül­mesidir.

“Salındı bahçeye girdi” Sevgilisinin ya da herhangi birinin bahçeye gir­mesi gerçekte olabilecek bir şeydir.

Çiçekler selama durdu

Mor menekşe boyun eğdi

Gül kızardı hicabından”  ifadelerinde gerçeklik değişik yollarla dönüş­türülmüştür. Çiçeklerin bahçeye tek bir sıra halinde dikilmiş olması, çiçeklerin dik durması gerçekte olabilir; ancak çiçekler, sevgili geldiği için selama durmaz. Aynı durum menekşe için de geçerlidir. Menek­şenin boynu, doğal olarak zaten hafif eğiktir, bunun sebebi sevgilinin gelmesi değildir. Gülün renginin kırmızı olması ve utanan insanın yüzünün kızarması gerçekliktir; ancak gülün utancından kızarması gerçekliğin dönüştürülmesidir.

Şiirde gerçeklik, benzetmelerle, abartmayla ve güzel sebebe bağla­ma yollarıyla dönüştürülmüştür. Bu imgeler, halk şiirinde kalıplaşmış­tır. Ancak, her şair bu imgeleri yeniden kurgular.

Son Dönem Türk Edebiyatı

BAHAR ŞARKİSİ

 

Titrek bir damladır aksi, sevincin

 Yüzünün sararmış yapraklarında;

Ne zaman kederden taşarsa için

Şarkılar taşırken dudaklarında

Gözlerin kararan yollarda üzgün

Ve bir zambak kadar beyazdır yüzün;

Süzülüp akasya dallarında gün

Erir damla damla ayaklarında

          Ahmet Muhip Dıranas

 

“Titrek bir damladır aksi, sevincin

Yüzünün sararmış yapraklarında”

ifadesi, “Sararmış bir yaprağın üzerindeki yağmur damlası yaprak hareket ettikçe titreşiyordu, sallanıyordu.” gerçekliğinden hareketle yazılmış olabilir. Sevincin yansımasının titrek bir damla olması, insan yüzünün sarı yaprak olması gerçeğin dönüştürülmüş şeklidir.

 

“Ne zaman kederden taşarsa için.

Şarkılar taşırken dudaklarında.”

İnsanlar çok üzülebilirler, insanlar şarkı söyleyebilirler.” ifadeleri bu dizelerin gerçeklik kaynağıdır. İçin kederden taşması, dudakların şar­kı taşımasıgerçekliğin dönüştürülmesidir. Şair bu dörtlükte, baharın tasvirini yapmakta, bunu yaparken de gerçekliği değiştirmekte, söz­cüklere yan anlamlar, mecaz anlamlar yüklemektedir (Şarkıyı söyle­yen rüzgârın etkisiyle ses çıkaran sararmış yapraklardır).

 

“Gözlerin kararan yollarda üzgün

Ve bir zambak kadar beyazdır yüzün,

Süzülüp akasya dallarında gün

Erir damla damla ayaklarında”

“Gün batıyor.”şeklinde ifade edebileceğimiz gerçeklik, yukarıda farklı imgelerle değiştirilmiştir. Gün, damla damla erimez, gün biter.

Şair, mecaz ve yan anlamları çokça kullanarak gerçekliği yeniden kurgulamıştır.

 

ŞİİRDE AHENK

Ahenk kelimesi uyum anlamına gelmektedir. Edebiyatta ise kelimelerin birbiriyle ses ve anlam bakımından etkileyici bir bütün olması anlamındadır.

Şiirde ahengi sağlayan unsurlar; ölçü, kafiye-redif, aliterasyon, asonans, vurgu, tonlama ve ses akışıdır.

I-Vezin ( Ölçü )
Şiirde mısraların hece sayısına veya hecelerin ses değerine göre uyum içerisinde olmasıdır.Türk edebiyatında başlangıcından günümüze hece ölçüsü, aruz ölçüsü ve serbest ölçü kullanılmıştır.

A)Hece Ölçüsü:Dizelerdeki hece sayısının birbirine eşitliği esasına dayanan ölçüye hece ölçüsü denir.Türklerin şiirde kullandıkları millî ölçüleridir.

Hece ölçüsüyle yazılmış bir şiirde bütün dizelerde aynı sayıda hece bulunur.Heceler tek tek sayılarak o şiirin hecenin hangi kalınbıyla yazıldığı tespit edilir.Hece ölçüsünde 1’li heceden başlayarak 16 ve 20 heceliye kadar şiirler yazılmışsa da en çok kullanılanı 7,8,11 ve 14’lü kalıplardır.

Bir dizeyi oluşturan kelimelerin hece sayısına kalıp denir.Şiirin hece ölçüsü o şirinm aynı zamanda kalıbıdır.

Hece ölçüsünde kelimelerin gruplanışından doğan ayrım yerlerine durak denir.Duraklarda kelimeler ortalarından bölünemez. İyi bir durakta kelime mutlaka bitmiştir.

Not: Bir şiirde, bütün dizelerin durakları aynı olabileceği gibi, belli dizelerde farklı duraklar da kullanılabilir. Bir şiirin her dizesinde farklı duraklar kullanılmışsa, o şiir duraksız kabul edilir.

Yedili kalıp:

Giderim-/yolum yaya 3+4=7’li hece ölçüsü
Cemâlin-/benzer aya
Eridim-/hayal oldum
Günleri-/saya saya

Sekizli kalıp:

Gel dilberim-/kan eyleme 4+4=8’li hece ölçüsü
Seni kandan-/ sakınırım
Doğan aydan / esen yelden
Seni gülden / sakınırım (Âşık Ömer)

Hece ölçüsünün on birli kalıbı:

İptida Bağdad’a / sefer olanda 6+5=11’li hece ölçüsü
Atladı hendeği / geçti Genç Osman
Vuruldu sancaktar / kaptı sancağı
İletti, bedene / dikti Genç Osman ( Kayıkçı Kul Mustafa )

Hece ölçüsünün on dörtlü kalıbı:

Başka sanat bilmeyiz / karşımızda dururken 7+7=14’lü hece ölçüsü.
Söylenmemiş bir masal / gibi Anadolu’muz
Arkadaş, biz bu yolda/ türküler tuttururken
Sana uğurlar olsun / ayrılıyor yolumuz ( Faruk Nafiz Çamlıbel)

Duraksız şiir: (Hece ölçüsünün on birli kalıbı):

Bir düşünsen, yarıyı geçti ömrüm 11
Gençlik böyledir işte, gelir gider; 11
Ve kırılır sonra kolun kanadın; 11
Koşarsın pencereden pencereye 11 (Cahit Sıtkı Tarancı)

B)ARUZ ÖLÇÜSÜ: Hecelerin uzunluğu ve kısalığı esasına dayanan ölçüye aruz ölçüsü adı verilir.Aruz ölçüsü Arap edebiyatında doğmuş, İran edebiyatına geçmiş, ordan da bizim edebiyatımıza girmiştir. Başta Divan edebiyatında olmak üzere Halk edebiyatının son dönemlerinde, Tanzimat, Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati döneminde de kullanılmıştır. Aruzla yazılan ilk Türk eseri Yusuf Has Hacib’in yazdığı Kutadgu Bilig’dir.Aruz ölçüsünde üç çeşit hece vardır:

1)Kısa(açık) heceler:Bu tip heceler nokta (.) işareti ile gösterilir.

a)Bir tek kısa ünlüden ibaret heceler (a,e,ı,i)

b)Sonu kısa ünlüyle biten heceler   (bu, ba)

2)Uzun (kapalı) heceler: Bu tip heceler çizgi (-) işareti ile gösterilir.

a)Arapça ve Farsça’dan gelen â, î, û gibi uzun sesli heceler.

b)Ünsüzü sonda bulunan iki harfli heceler (ak, el)

c)Uzun ünlüyle biten heceler (kâ, bâ)

d)Sonunda iki ünsüz bulunan heceler (alt, üst)

e)Ünsüzle başlayıp iki ünsüzle biten heceler (dört, kart)

3)Med’li heceler:Bu tip heceler çizgi ve nokta (-.) işareti ile gösterilir.

a)Bir uzun ünlü  ve ünsüzden meydana gelen heceler yerine göre bir buçuk sayılır.(âf, âb)

b)Bir ünsüz, bir uzun ünlü ve ünsüzden meydana gelen heceler yerine göre bir buçuk hece sayılır.(bâd,tîr)

Not:Sonu ‘’n’’ ile bitenler tek hece sayılır: (cân, dûn)

c)Arapça ve Farsçadan gelen ‘’mest, çesm, dest’’gibi kelimeler bir buçuk hece kabul edilir.

d) Arapça ve Farsçadan gelen ‘’aşk,ahd,emr’’ gibi heceler bir buçuk sayılır.

Not:Mısra sonlarına gelen açık heceler her zaman kapalı olarak kabul edilir.Bir buçuk heceler ise tek hece sayılır.

Aruz Kusurları

İmale:Kısa heceleri ölçüye uydurabilmek amacıyla uzun okumaktır.Dolayısıyla nokta ile gösterilmesi gereken hece çizgi ile gösterilir.İmale yapıldığını göstermek için o hecenin üzerine de çizgi çekilir.

Görelim âyine-i devrân ne sûret gösterir. (fâ i lâ tün/ fâ i lâ tün/ fâ i lâ tün/  fâ i lün)

Zihaf:Uzun heceleri ölçüye uydurabilmek amacıyla kısa kısa okumaktır.

Merhabâ ey âsî ümmet melcei  (fâ i lâ tün/ fâ i lâ tün/  fâ i lün)

Ulama:Ünsüzle biten bir kelimeden sonra ünlüyle başlayan bir kelime gelirse birinci kelimenin sonundaki ünsüzle ikinci kelimenin başındaki ünlünün ölçü gereği birleştirilmesine denir.Ulama sonucu uzun heceler kısa okunur.Birleştirme çizgisiyle gösterilir(  )

Artık demir almak günü gelmişse zamandan  (Mef û lü, me fâ î lü, me fâ î lü, fe û lün)

Med:Ölçü gereği bir buçuk hece olarak okunma özelliğine sahip bir hecenin bir buçuk hece olarak okunmasına denir.

Tutsaydım o rûh gitmeseydi.  (mef û lü, me fâ î lün, fe û lün)

Aruzla İlgili Bazı Terimler:

Cüz(tef’ile): Aruz kalıplarının en küçük birimine denir.Cüzlerin birleşmesinden aruz kalıpları meydana gelir.

Takti:Kalıpları cüzlerine ayırma işlemine denir.

Not:Fe i lâ tün cüzüyle başlayan kalıpların ilk cüzü fâ i lâ tün olabilir.Fe i lün cüzüyle biten kalıpların sonu fa’ lün olabilir.

II-KAFİYE (UYAK) VE ÇEŞİTLERİ

Mısra sonlarındaki anlamları ve görevleri farklı kelimelerin, eklerin benzerliğine kafiye denir.

Yanıp tutuşmadan aylarca yummadım gözü,
Nücuma sor ki, bu kirpikler uyku görmüş mü? (
Mehmet Akif ERSOY)

KAFİYE ÇEŞİTLERİ

1) Yarım Kafiye

Tek ses benzerliğine dayanan kafiyedir.

Örnek-1

Ben çektiğim kimler çeker
Gözlerim kanlı yaş döker
Bulanık bulanık akar
Dağlarım seliyim şimdi (Kul Mustafa)

Örnek-2

İstedim kendimi bu göle atam
Elimi uzatıp yavruyu tutam

Örnek-3

Üstümüzden gelen boran kış gibi
Şahin pençesinde yavru kuş gibi
Seher sabahında rüya düş gibi
Çağıta bağırta aldı dert beni

2) Tam Kafiye

İki ses benzerliğine dayanan kafiye türüdür.

Örnek-1

Yollarda kalan gözlerimin nurunu yordum,
Kimdir o, nasıldır diye rüzgarlara sordum,
Hulyamı tutan bir büyü var onda diyordum
(Y. Kemal Beyatlı)

Örnek-2

Sen miydin o afet ki dedim, bezm-i ezelde
Bir kanlı gül ağzında ve mey kasesi elde,
Bir sofrada içtik, ikimiz aynı emelde,
Karşımda uyanmış gibi bir baktı sarardı. (Yahya Kemal Beyatlı)

Örnek-3

On atlıya karar verdim yını
Yenice sevdaya salmış bını
El yanında yakar gider kını
Tenhalarda gülüşünü sevdiğim.

3) Zengin Kafiye

Üç ya da daha çok ses benzerliğine dayanan kafiye türüdür.

Örnek-1

Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,
Soğuk bir mart sabahı.. Buz tutuyor her soluk (Faruk Nafiz Çamlıbel)

Örnek-2

Baygın bir ihtizaz ile bi-huş akar dere,
Sahillerinde çocuklar uzanmış çemenlere. (Orhan Seyfi Orhon)

Örnek-3

Miskin Yunus biçareyim
Baştan ayağa yareyim
Dost ilinden avareyim
Gel gör beni aşk neyledi (Yunus Emre)

4) Cinaslı Kafiye

Anlamları ayrı, fakat yazılış ve okunuşları aynı olan kelime ve kelime gruplarının mısra sonunda tekrarı ile oluşan kafiyedir.

Örnek-1

Niçin kondun a bülbül
Kapımdaki asmaya
Ben yarimden vazgeçmem
Götürseler asmaya

Örnek-2

Bilmem ki yaz mı gelmiş
Niçin açmış gül erken
Aklımı kayıp ettim
Nazlı yarim gülerken

5)Tunç kafiye: Bir dizenin sonundaki sözcüğün,diğer dizenin sonundaki sözcüğün içinde tam olarak yer almasıyla oluşan uyak çeşididir.

Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar,

Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.

****

Arkadaş!Yurduma alçakları uğratma,sakın

Siper et gövdeni,dursun bu hayasızca akın.

Var gez kayalıkta, dağda, kırda.
Düş bir çukura, geber, kakırda

Kafiye düzenleri:(Kafiye şeması-kafiye örgüsü)

a)Düz kafiye:Bir dörtlükte birinci dize ile ikinci dizenin kendi arasında, üçüncü dize ile de dördüncü dizenin kendi arasında kafiyeli olmasına düz kafiye denir. Şiir beyitlerden oluşuyorsa her beytin kendi arasında kafiyeli olmasına “düz kafiye” denir.Düz kafiye ‘’ aaaa, aabb, aaab’’ şeklinde olabilir.

Bursa’da bir eski cami avlusu,
Küçük şadırvanda sakırdayan su;
Orhan zamanından kalma bir duvar…
Onunla bir yaşta ihtiyar çınar.   (Tanpınar)

Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malini
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini
Bütün ferağ-ı hâlini, olanca şevk-i balini
Hemen yutun düşünmeyin haramını, helâlini…
                                                    (Tevfik Fikret)

Gül büyütenlere mahsus hevesle (a)
Renk renk dertlerimi gözümde besle (a)
Yalnız, annem gibi o ılık sesle (a)
İçimde dövünüp ağlama gurbet. (b)

b) Çapraz Kafiye:

Bir dörtlükte birinci dize ile üçüncü dizenin, ikinci dize ile de dördüncü dizenin kendi arasında kafiyeli olmasına ‘’çapraz uyak (kafiye)” denir. Çapraz uyak, “abab” şeklinde gösterilir.

Kalbim bir çiçektir, gündüzler ölgün a
Gelin, gelin, onu açın geceler b
Beni yâd edermiş gibi bütün gün a
Ötün kulağımda çın çın geceler b
                                   (Necip Fazıl)

c) Sarma Kafiye:

Bir dörtlükteki birinci dize ile dördüncü dizenin kendi arasında, ikinci dize ile de üçüncü dizenin kendi arasında kafiyeli olmasına “sarma kafiye” denir. Sarma kafiye “abba” şeklinde gösterilir.

Her şey yerli yerinde; havuz başında servi a
Bir dolap gıcırdıyor uzaklarda durmadan, b
Eşya aksetmiş gibi tılsımlı bir uykudan, b
Sarmaşıklar ve böcek sesleri sarmış evi. A

d)Örüşük kafiye: Üç mısralık bendlerde görülür.İlk üçlükte birinci ve üçüncü mısralar kafiyelidir.Birinci üçlüğün ikinci mısraı ikinci üçlüğün birinci ve üçüncü mısralarıyla kafiyelidir.Aynı kafiyeleniş sonraki üçlüklerde devam eder.En sondaki tek mısra kendinden üçlüğün ikinci mısraıyla kafiyelidir.

YANILGI

Bahtıma hicran yeli deli esiyor deli.
Kader, bildim bileli sevda dağı körduman;
Dorukları çileli, aşılmıyor sarp beli!

Başlangıcı hileli aşkından medet uman,
Ben kendim dilemedim ecelimi sen çağır!
Feryadımda asuman sensin buna göz yuman!

Bir ömür silemedim nasıl yanmasın bağır?
Kaşlar hilâl boy elif men aşka durdun kader.
İnmeden bilemedim, sence hangisi ağır?

Ecelin eli hafif… Sen başka vurdun Kader!

İrfan Yılmaz

REDİF: Mısra sonlarında  anlamları ve görevleri aynı olan ek, kelime veya kelime gruplarının aynen tekrar edilmesine “redif” denir.

Aradılar bir tenhada buldular
Yaslandılar şivgalarım kırdılar
Yaz bahar ayında bir od verdiler
Yandım gittim ala dağlı kar iken

Bu dörtlükte kullanılan “buldular, kırdılar, verdiler” sözcüklerindeki “-dular, -dılar, -diler” ekleri rediftir.Kafiye yoktur.

Bana kara diyen dilber
Gözlerin kara değil mi
Yüzünü sevdiren gelin
Kaşların kara değil mi

Bu dörtlüğün 2. ve 4. dizelerinde kullanılan “göz ve kaş” isim kökleri kafiyeli değildir. “-lerin kara değil mi” ek ve sözcükleri rediftir. Kısaca bu dörtlükte kafiye yoktur.

Bizim elde bahar olur, yaz olur.
Göller dolu ördek olur, kaz olur.
Sevgi arasında yüz bin naz olur.
Suçumu bağışla, ben sana kurban. (Ercişli Emrah)

Zannetme ki şöyle böyle bir söz
Gel sen dahi söyle böyle bir söz

Yukarıdaki beyitte “böyle bir söz” kelimeleri redif, ondan önceki “öyle” sesleri ise zengin kafiyedir..

III-Aliterasyon:

Bir şiirde ya da düzyazıda ahenk yaratmak amacıyla aynı ses ya da hecenin yinelenmesine aliterasyon denir.Aliterasyona iç kafiye de denir.

Erdi yine ürdi behişt oldu hava amber sirişt
Âlem behişt ender behişt her guşe bir bağ-ı irem ( Nefi )

(Yine nisan ayı geldi, hava amber kokulu oldu; dünya cennet içinde cennet gibidir.)

Bu dizelerde işlenen temaya uygun olarak “r, ş” sessizlerinin bulunduğu sözcükler seçilmiş, okuyucuya bahar gelince işittiğimiz yaprak hışırtıları ve kuş cıvıltıları işitsel olarak duyurulmaya çalışılmıştır.

Evc-i hevada siyt-i çekaçak-ı tiğden
Avaz ü ra’d ü saika reh güm-künan olur

(Savaş alanındaki at kişnemelerinden ve kılıç şakırtılarından ürken yıldırımlar gökte yolunu şaşırır.)

Bu beyitteki imgenin harikuladeliği bir yana seçilen sözcüklerdeki aliterasyona hayran kalmamak elde değil. Şair “siyt-i çekaçak-ı tiğ” derken kınından çıkarılan ve sonra çarpışınca çak çuk diye sesler çıkaran kılıç seslerini işittiriyor bizlere; ayrıca ikinci dizede de “ra’d ü saika” ve “reh güm-künan” sözcüklerindeki aliterasyonla gök gürültüsünü işitmemizi sağlıyor.

Kara koyun kuzular kuzulamaz
Me deme
Kara koyunun kuzusu, kınalı kuzum
Görür görmez yüzünü, bekle azıcık
Meme deme

Bu beşlikte şair “k, z” sesleriyle aliterasyon yapıyor; ayrıca 1. ve 3. dizelerde her sözcük “k” ünsüzüyle başlıyor. Şairimiz bu ahenk unsurlarıyla yetinmeyip 2.ve 5. dizelerdeki sözcükleri “me” hecesiyle bitirerek kuzu melemesini işitmemizi sağlıyor.

IV- Asonans

Şiirde aynı ünlü seslerin tekrarına denilir. Aliterasyonla genellikle birlikte yapılır.

Örnek-2
Neysen sen, nefes sen, neylersin neyi
Neyzensen, nefessen neylersin neyi
Örnek-3
Ayağın sakınarak basma aman sultanım
Dökülen mey kırılan şişe-i rindân olsun

V-Tonlama:
Anlatıma duygu, düşünce, heyecan, yumuşaklık, sertlik katmak amacıyla sesin alçaltılıp yükseltilmesine  tonlama denir. İnsan sesi ton bakımından kalın, ince ve tiz olmak üzere üçe ayrılır.
VI-Vurgu:
Bir kelimede hecelerden birinin; bir cümlede ise kelimelerden birinin diğerlerine göre daha baskılı, daha kuvvetli söylenmesine vurgu denir.Vurgu söze dugu değeri ve canlılık katar.Dinleyicilerin dikkatlerini uyandırarak onlara verilmek istene mesajın anlaşılmasını kolaylaştırır.Vurgularına dikkat edilmeden yapılan bir konuşma dinleyicileri uyutmaktan başka bir şeye yaramaz. Vurgu ikiye ayrılır:
a) Sözcük (Kelime) Vurgusu:
Bir kelimede hecelerden birinin  diğerlerine göre daha kuvvetli, daha şiddetli söylenmesine denir.
*        Türkçe’de genel olarak vurgu son hecededir.
*        Tek heceli kelimelerde vurgu aranmaz.

  • İki veya çok heceli yer adlarında vurgu ilk hecededir.

Erzurum, İstanbul vs.

  • ‘’istan ‘’ ile biten yer adlarında vurgu son hecededir.

Kırgızistan, Özbekistan vs

  • Sonu –ya ile biten yer adlarında vurgu sondan bir önceki hecede bulunur.

Sakarya, Antalya

  • İki veya çok heceli kelimelerde vurgu genellikle son hecede az da olsa ilk hecede bulunur.
  • Türkçe kelimelerin orta hece veya heceleri vurgusuzdur.
  • Hitaplarda vurgu ilk heceye geçer.

Ahmet! , Oğlum!, Garson!

  • Türkçe eklerin çoğunluğu vurgulu olup vurguyu üzerlerine çekerler.Ancak az da olsa vurgusuz ekler de vardır.Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:

a-Olumsuzluk eki –ma/-me

b-Soru eki –mı/-mi

c-Vasıta eki –la/-le

d-İsimden isim yapan –leyin

b) Cümle Vurgusu:
Konuşma sırasında bazı sözcüklerin diğerlerine göre daha kuvvetli, daha şiddetli söylenmesine denir.
Cümle vurgusu sözün anlamına göre gezicidir.Cümlede vurgulu kelime yükleme yaklaştırılır.Aynı kelimelerle kurulmuş cümleler arasındaki anlam farkı vurgulu kelimelerin yükleme yaklaştırılmasıyla belirtilmektedir.

  • Dün vapurda bu cüzdanı ben buldum.
  • Ben dün vapurda bu cüzdanı buldum
  • Ben bu cüzdanı vapurda dün buldum.
  • Bu cüzdanı ben dün vapurda buldum.

VII- Ses akışı: Her şiirin kendine özgü bir ses akışı vardır. Şiirin ele aldığı temaya uygun olarak vurgu ve tonlamalar çevresinde okunması, o şiirin kendine özgü ses akışıdır. Yani okuyan kimse, şiire temaya uygun bir ses verir.

Şiir ve Zihniyet

Her edebî metin, sanatkârın dünya görüşünü, her sanatkâr da içinde yaşadığı çevrenin ve dönemin sanat anlayışını, sosyal, siyasî, dinî, ekonomik, askerî ve kültürel hayatının özelliklerini ve etkisi altında kaldığı geleneği yansıtır. İşte, sanatçının eserine yansıttığı, bir dönemdeki dinî, siyasî, sosyal, ekonomik, sivil ve askerî hayatın duygu, anlayış ve zevk bütününe zihniyet denir. Bu bakımdan bir şiir incelenirken sanatçının yetiştiği dönem, o dönemin sosyal, kültürel ve sanatsal özellikleri de göz önünde bulundurulmalıdır.

Meselâ Mehmet Emin Yurdakul şiirlerinde millî duygulara yer vermiştir. Bu duyguları işlemesinde; içinde yaşadığı dönemin şartları, fikirleri ve sanat anlayışı etkili olmuştur.

Yine Ahmet Haşim, bütün şiirlerinde ferdî konuları ve duyguları işlemiş, toplumsal konulara hiç yer vermemiştir. Çünkü Ahmet Haşim’in bağlı olduğu sanat anlayışı bunu gerektirmektedir.

Göçer- konar bir medeniyetin içinde doğup yaşayan Karacaoğlan’ın şiirlerinde çok sık yer değiştirdiği ve memleketinden uzaklara gittiği için ayrılık teması önemli bir yer tutar.

Âşık Veysel, şiirlerini daima dörtlüklerle ve hece vezniyle yazmıştır. Çünkü Âşık Veysel halk şiiri geleneğine bağlı bir sanatçıdır ve geleneği sürdürmektedir.

Yunus Emre, tasavvuf eğitiminin verildiği tekkelerde yetişmiş bir şairdir. Tasavvufa göre dünya bir gurbettir. Can, Mutlak Varlık olan Allah’a dönecektir. Gerçek vatan Allah katı, gerçek sevgili de Allah’tır. Yunus Emre ve daha birçok şair, tasavvuf felsefesinin oluşturduğu zihniyetin etkisiyle şiirler yazmıştır. Dolayısıyla şiirler bu zihniyetin izlerini taşımaktadır.

Buna karşılık Lale Devrinde yaşamış olan ünlü divan şairi Nedim’in şiirlerinde, o dönemin Osmanlı Türkçesiyle Lale döneminin eğlenceye düşkün toplum hayatının izleri görülür.

Orhan Veli Kanık, sanatlı anlatıma karşı çıkan Garip Akımının temsilcisidir. Onun şiirlerinde söz sanatlarının görülmeyişi, yalın ve günlük dili tercih edişi, şekil, kafiye ve vezin kullanmayışı mensup olduğu akımın zihniyetiyle izah edilebilir.

Sanat, insanın zihniyet dünyasının yansımasıdır. Yani sanat, bir zihniyetin bir duygunun, sosyo-kültürel yaşantının çeşitli sembollerle yansıtılmasıdır. Bu nedenle sanat eserleri az veya çok sosyo-kültürel tarihin birer belgesi olarak değerlendirilmelidirler. Bir eser hangi dönemde ortaya konmuşsa, o dönemin izlerini taşır.

Şiirlerin hangi döneme ait olduklarını, dil özelliklerinden, şiirin şekil özelliklerinden, anlatım biçiminden, benzetmelerden, zevk ve sanat anlayışından hareketle tespit edebiliriz.

Şiirimizin beş hececilerinden biri olan Faruk Nafiz Çamlıbel, Millî Edebiyat Akımının etkisiyle millî bir şiir oluşturmak için çalışmıştır. Bunun için de şiirlerinin konularını daha çok Türk hayatından ve özellikle Anadolu’dan almaya gayret etmiştir. Millî bir edebiyatın oluşması için millî dili ve hece veznini ustalıkla kullanarak öncülük yapmıştır.

Şair, “Sanat” adlı şiirde de Batı sanat anlayışıyla yerli ve millî sanat zevkini karşılaştırarak millî sanatın üstünlüğünü vurgulamaktadır. Dolayısıyla bu şiirde memleket edebiyatının ilkelerinin oluşturduğu zihniyetin etkileri görülmektedir.

Özetle, bir şiiri incelerken, şiiri ve şiirin bize iletmek istediği mesajı tam olarak anlayabilmemiz için dönemin zihniyetini iyi bilmemiz gerekir.

ŞİİR VE GELENEK

Bir toplumda kuşaktan kuşağa iletilen kültürel değerlere, alışkanlıklara bilgi, töre ve davranışlara gelenek denir. Düğün geleneği,mevlid geleneği,bayram geleneği… gibi.

Şiir geleneği, daha önce yaşamış şairler tarafından oluşturulur. Dil, tema ve yapı bakımından birbiriyle aynı ve benzer şiirler yazan şairler, bir geleneği başlatırlar. Böylece divan şiiri geleneği, halk şiir geleneği, modern şiir geleneği gibi gelenekler ortaya çıkar.    Her dönemin kendine özgü zevk anlayışı, kabulü ve zihniyeti vardır.Bu unsurların dönemden döneme değişip gelişmesinin etkisiyle divan şiiri geleneği, halk şiiri geleneği, serbest şiir geleneği gibi gelenekler oluşmuştur.

Şiirler, yazıldıkları dönemin zihniyetinin etkisindedir. Öyleyse gelenek ile zihniyet birbiriyle yakın ilişkilidir. Çünkü, geleneklerin oluşumunda zihniyetin – yaşanan dönemin her türlü etkinliğinin- etkisi büyüktür.

Her geleneğin bir başlangıcı, olgunluk devri ve gözden düştüğü devri vardır.

Bir şair bir şiir geleneğinin ses veya söyleyiş özelliğinden, yapısın­dan yararlanabilir. Yararlanmak, bu geleneği sürdürmek anlamında değildir.

Mesela Murat Çobanoğlu, geleneği Türk edebiyatının başlangıç tarihine dayanan halk edebiyatının bir temsilcisidir. O, dörtlüklerle ve hece vezniyle şiir kozasını oluştururken içinde yaşadığı kültürel ortamın etkisiyle farklı kavramlara ve kelimelere yer vererek geleneğin içinde özgünleşmiştir.

Edebiyatımızda görülen şiir geleneklerini şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. 1.        İslamiyet Öncesi Türk Şiir Geleneği:

Nazım birimi dörtlük olan bu şiir geleneğinde yalın bir dil, hece ölçüsü ve genellikle yarım kafiye kullanılmıştır.Sığır adı verilen av törenlerinde, şölen denilen ziyafetlerde, yuğ denilen ölüm törenlerinde ozan, kam, baksı adıyla anılan şairlerkopuz eşliğinde koşuk, destan  ve sagular söylemişlerdir.Bu dönemde daha çok, ‘’savaş, kahramanlık, tabiat, aşk, ölüm’’ gibi konuşar işelnemiştir.

KOŞUK

Öpkem kelip ogradım

Öfkelenip dışarı çıktım

Arslanlayu kökredim

Arslan gibi kükredim

Alplar başın togradım

Yiğitler başını doğradım

Emdi meni kim tutar

Şimdi beni kim tutabilir.

 xxxxxxxxxxx

Kanı akıp yoşuldu

Kanı akıp boşandı

Kabı kamug teşildi

Derisi baştan başa deşildi

Ölüg birle koşuldu

Ölülerle bir oldu

Togmuş küni uş batar

Doğan güneş işte batıyor

 xxxxxxxxxxx

Kaklar kamug kölerdi

Kuru yerler hep gülerdi

Taglar başı ilerdi

Dağbaşları göründü

Ajun tını yılırdı

Dünyanın soluğu ılındı

Tütü çeçek çerkeşür

Türlü çiçekler sıralandı

xxxxxxxxxxxxxx

Etil suwı aka turur

İtil suyu akar durur

Kaya tübi kaka turur

Kaya dibini oyar durur

Balık telim baka turur

Bütün balıklar baka durur

Kölün takı küşerür

Gölü bile taşırırlar

  1.  Halk Şiiri Geleneği ve Özellikleri
    1. Halkın içinden       yetişmiş ve çoğu okur-yazar olmayan sanatçılar tarafından       oluşturulmuştur.
    2. Şiirler, sade       bir halk Türkçesiyle söylenmiştir.
    3. Nazım birimi       olarak dörtlük kullanılmıştır.
    4. Hece vezni       kullanılmıştır.
    5. Kafiyeye önem       verilmiştir.
    6. Aşk, tabiat,özlem,       ölüm, yiğitlik, toplum, zamandan şikayet gibi temalar işlenir.
    7. Şiirler irticalen(doğaçlama)       olarak söylenmiştir.
    8. Genellikle yarım       kafiye kullanılmıştır.

9. Gelenek usta-çırak ilişkisiyle bugüne kadar gelmiştir.

10. Koşma,semai,varsağı,destan,ilahi,nefes,mani,türkü gibi nazım şekilleri vardır.

11. Halk şiiri geleneğinin en güçlü temsilcileri Karacaoğlan,Aşık Seyrani,Pir Sultan Abdal, Dadaloğlu,Yunus Emre, Kaygusuz Abdal, Erzurumlu Emrah,Gevheri’dir.

12.  Bu geleneğin son dönem temsilcileri arasında Aşık Veysel, Murat Çobanoğlu ,Aşık Reyhani, Aşık Şeref Taşlıova ve Aşık Mahzuni’nin önemli bir yeri vardır.

13. Şairler şiir söylemeye rüyalarında gördükleri bir pîrin elinden aşk badesi içerek başladıklarını söylerler.

Örnek:

Avşar Elleri 

Kalktı göç eyledi avşar elleri

Ağır ağır giden eller bizimdir

Arap atlar yakın eyler ırağı

Yüce dağdan aşan yollar bizimdir

Belimizde kılıcımız kirmani

Taşı deler mızrağımın temreni

Hakkımızda Devlet Vermiş Fermanı

Ferman padişahın dağlar bizimdir

Dadaloğlum yarın kavga kurulur

Öter tüfek davlumbazlar vurulur

Nice koç yiğitler yere serilir

Ölen ölür kalan sağlar bizimdir

Dadaloğlu

3- Divan Şiiri Geleneği ve Özellikler

•             Divan edebiyatı, saray ve çevresinde gelişen ve aydın zümreye hitap eden bir edebiyattır. “Klasik Türk Edebiyatı” ismiyle de anılır.

•             Bu döneme ait şairlerin, şiirlerini topladıkları “divan” adı verilen birer defterleri vardır. Her şairin bir divanı olduğu için, divan edebiyatı ifadesi daha yaygındır.

•             Divan şiirinin dilinde Arapça ve Farsça kelime ve tamlamalar sıkça görülür. Bu dönemin Türkçesine “Osmanlı Türkçesi” denir.

•             Nazım birimi beyittir.

•             Aruz vezni kullanılmıştır.

•             Şiirlerde aşk, tabiat, din, tasavvuf gibi genellikle ferdi konular işlenmiştir.

•             Şiirlerde konu bütünlüğüne ve bütün güzelliğine değil, beyit güzelliğine yer verilmiştir. Yani en güzel şiiri yazmak değil, en güzel beyti yazmak amaçlanmıştır

•             Kaside, gazel, mesnevi, murabba, terkib-i bend, rubai, şarkı, tuyug gibi nazım şekilleri vardır.

•             Şairler şiirin sonlarında mahlaslarını söylerler.

Gazel

Tahammül mülkünü yıktın Hulagu Han mısın kâfir

Aman dünyayı yaktın ateş-i sıızan mısın kâfir

Nedir bu gizli gizli ahlar çak-i giribanlar

Aceb bir şuha sende aşık-ı nalan mısın kâfir

Sana kimisi canım kimi cananım deyü söyler

Nesin sen doğru söyle can mısın canan mısın kâfir

Niçin sık sık bakarsın öyle mirat-ı mücellaya

Meğer sen dahi kendi hüsnüne hayran mısın kâfir

Nedim-i zarı bir kafir esir etmiş işitmiştim

Sen ol cellad-ı din ol düşmeni iman mısın kâfir ( Nedim )

Kelimeler: ateş-i suzan: yakıcı ateş, çak-i giriban yaka yırtmalar, şuh: sevgili, âşık-ı nalan: ağlayıp inleyen aşık, mirat-ı mücella: cilalı ayna, hüsn: güzellik, Nedim-i zar: dertli Nedim

4- Modern Şiir Geleneği

** Yeni nazım biçimleri, Türk edebiyatında ilk kez, Tanzimat dönemin¬den sonra kullanılmaya başlar.

** Bu nazım biçimleri edebiyatımıza Batı edebiyatından girmiştir.

•             Bu şiir geleneğinde şiirde ölçünün, nazım biriminin ve kafiyenin şart olmadığı savunulmuş ve ölçüsüz ve kafiyesiz şiirlerin örnekleri verilmiştir.

•             Sanatlı söyleyişin yerine yalın ve tabii söyleyiş benimsenmiştir.

•             Her türlü konu işlenmiştir.

•             Nazım birimi kullanılmamıştır.

•             Serbest şiir tarzı benimsenmiştir.

•             Şiirlerde sözcük dizilişi ve iç ahenk ön plandadır.

** Bu şiir geleneğinde kullanılan bazı nazım şekilleri şunlardır: Sone, balad, terzarima, serbest müstezad…

Örnek: MODERN ŞİİR

ANLATAMIYORUM

Ağlasam sesimi duyar mısınız, Mısralarımda;

Dokunabilir misiniz, Gözyaşlarıma, ellerinizle?

Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,

Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu

Bu derde düşmeden önce.

Bir yer var, biliyorum;

Her şeyi söylemek mümkün;

Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;

Anlatamıyorum.

Orhan Veli KANIK